16 Temmuz 2016 - No Comments!

1960’lara Kadar Türk Resminde Kadın Teması

Türk resim sanatında kadın imgesinin 20. yüzyıl başlarından itibaren değişimi, kadının toplumsal, kültürel ve ekonomik yaşamda değişen konumuyla ilgilidir. Bu büyük dönüşüm ve çağdaşlaşma döneminde İstanbul ya da Anadolu kadını tuvallerin yüzeyine gerçekte olduğundan farklı görünümlerde ve dönemin ideolojileri doğrultusunda çalışan sanatçıların görsel tasarım ve düşünce dünyalarında imgeleştirerek yansıtılmış, kadın imgesi yeniden kurgulanarak yansıtılmıştır. Osmanlı modernleşmesinde, modernliğin temsilinde kadın, her zaman önemli bir simge değeri taşımış ideolojinin yaygınlaştırılmasında vazgeçilmez bir öğe olmuştur. Sanat özellikle de resim, kentli ya da köylü kadını modernleştirerek görselleştirirken, tasarlanan devrimleri, hedeflediği değişimleri kadın imgesinin yardımıyla inandırıcı hale getirmiştir.

Resim tarihine bakıldığında, kadın figürünün genellikle ressamların ortak konularından biri olduğu görülür. Resim sanatının başlangıcından günü-müze kadar olan süresi içinde, kadını resmetmeyen ressam yok denecek kadar azdır. Bunun yanı sıra nü resimlerde yapılmıştır. Bu resimlerde ortak olan, çıplak olmalarına rağmen, kadınların cinsel organlarının görünmemesi için modele verdirilen pozda, çıplaklığı örten bir kapalılığın olmasıdır. Ancak, Türk toplumunun yapısı ve model bulmanın güçlükleri göz önüne alındığında, bu konuda gösterilen çekimserlik bir ölçüde anlaşılmaktadır. İstanbul’da çıplak kadın modellerin bollaşması ve giderek Sanayi-i Nefise’ye kadar ulaşması 1917 ve sonrasındadır. Bu modellerin 1917 Rus İhtilali üzerine ülkelerinden ayrılan, paraya muhtaç kadınlardan oluşması dikkat çekicidir. Fakat doğum tarihleri 1890-1910 arasında olan ressamların kendilerine modellik etmeleri için eşlerini ikna ettikleri, bazılarının anılarında yer almaktadır.

Türk Sanatında çağdaşlaşma sürecinin başlangıcını kesin bir tarihle belirleme olanağı yoktur. Ancak; Batıdaki modellere uygun modern bir eğitim kurumu olan Mühendishane-i Berr-i Humayun’un kuruluşu bu sürecin başlangıcını tarihlemede bir kolaylık olarak görülebilir. Başlangıç tarihindeki belirsizlik gibi, Türk resminde kadın figürünün resme hangi tarihte ve hangi ressamla girdiğini söylemek de güçtür. 1914 kuşağı olarak bilinen “Çallı Kuşağı” na kadar desen çalışmalarında çıplak figürler yapan sanatçıların yağlıboyalarda genellikle peçeli ve başörtülü kadın figürlerin resmettikleri görülmektedir. Bu noktada sanatsal kaygılardan öte, sosyal yaşama ait kaygılardan bahsedilebilir. Fakat gerek 1914 öncesi gerekse de 1914 sonrasındaki kadın resimlerinde göze çarpan ortak özellik kadınsı zarafete yapılan vurgudur. Bu zarafet kıvrımlı duran gövde, eğik baş, yüzdeki masum ifade ve son derece nazik parmak hareketleriyle öne çıkar.

Nurullah Berk, 1914 kuşağıyla birlikte resmin konularının çeşitlenişini şöyle anlatır:

“Osman Hamdi dışında hiçbir Türk ressamının yanaşamadığı figür ve portre türleri doğmuştur. Ressam, çıplak kadını da sokmuştu resim sanatımıza ve cesaretin en büyüğü, belki de birçok seyirciyi şaşırtan, utandıran buydu. Ressam topluluğun da tanığı oluyordu artık. Saray sahneleri, yemiş, çiçek natürmortları, eski sokak ve mezarlıklar, park ve bahçeler gibi dondurulmuş konulara sırt çeviriyordu. Bundan böyle ilgisini çeken, yaşayan insanların, kadın ve erkeklerin yüzleri olacaktı. Toplumun keder ve sevinçleri, tükenmez bir konu-tema kaynağı olan İstanbul’un bin bir görünümü plastik sanatımıza girmişti”.

Mustafa Kemal’in denetimindeki Hakimiyet-i Milliye’de yayınlanan bir yazıda: “Bugünkü Türk kadınının timsali, Anadolu’da İstiklal Harbi’nde, kağnı üzerinde cephane taşıyan kadındır. Eğer kadınlık cereyanına önderlik eden hanımlar, bu arz ettiğimiz timsale yalnız bir hak ve fedakârlık örneği diye değil, fakat bütün hayatımızın esasıdır diye dikkat ederlerse, ülkülerinin asıl başlangıç noktasını keşfetmiş olurlar. Türk kadınlığı İstanbul’dan medeniyet âlemine yürümekle bir yol almış olmaz. Anadolu’nun ortasından kağnıyı yürüten kadının yurdundan medeniyet âlemine yürümekle yol almış olur ve amaca şan ve şeref içinde varır.” deniyordu. Kemalist halkçılığın, Anadolu kadınını yüceltmesi, Atatürk’ün şu sözleriyle dile getirilir: “Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, mahsulü pazara götürerek paraya çeviren, aile ocağının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber, sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip kış demeyip, sıcak demeyip, cephenin mühimmatını taşıyan hep onlar, hep o ulvi, o fedakâr, o ilahi Anadolu kadınları olmuştur”.

1938-1944 yılları arasında da sanatçılar Anadolu’nun farklı illerine gönderilmişlerdir. “Yurt Gezileri” adı altında yapılan bu çalışmayla, sanatçıların o bölgelere ait yerel unsurları, Cumhuriyet Türkiye’sinin yeni portresini resmetmeleri ve halkla kaynaşmaları amaçlanmıştır. Zeynep Yasa Yaman’a göre yurt gezilerine katılan sanatçıların bir bölümü yalnızca İstanbul dışındaki bu farklı yaşamdan heyecan duymakla yetinmiştir. Kimileri ise Anadolu kültürüne ve folkloruna ilgi göstermişlerdir. Kendi evlerindeki anne, eş, sevgili ve kız kardeşten farklı olan Anadolu kadınını da yerel giysileriyle poz verirken ya da tarlada, bahçede çalışırken resmetmişlerdir. Bu resimlerde kadın zor yaşam şartlarına rağmen, sağlıklı, genç, güzel ve dinamik bir gövdeye sahip olarak gösterilmiştir. Çok çalışkandırlar ama yüzlerinde yorgunluğun izine bile rastlanmamaktadır. Bu kadın portreleri bir anlamda Kurtuluş Savaşı’nda mermi taşıyan annelerin, kahramanlık ve fedakârlık efsanelerini sürdürüyor gibidirler. Bu dönemde yapılan resimler, bu nedenlere bağlı olarak olsa gerek, bir belge niteliği taşımaktadır. Çağdaş Türk kadını; gündelik yaşantı içinde olduğu gibi, resimde de kadın genellikle ev ve ev çevresinde (bağ, bahçe, tarla) gösterilmektedir. Kadını bu konumundan kurtarıp, Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin sağladığı iş olanakları içinde resmeden ressam, yok denecek kadar azdır.

İlk kez 1934’de yayımlanmış bir yazının tekrarı 1943’de “Millet Mecmuası Neşriyatı”nda ikinci kez yayımlanmış olup köy kadını, bu yazılarda yüceltilerek devletin bu dönem politikasını da yansıtmaktadır:

“Anadolu’yu bütün haraplığı, geriliği ile beraber başka yurtların üstüne çıkaran asıl mucize nedir bilir misiniz? Köy kadını!... “Köy kadını” demekle Türk kadınını yahut asıl Türk kadınını ifade etmiş oluyoruz. Bir kere o, bugünkü milletimizin yüzde yetmiş beşini doğurmuştur... Bundan başka hepimiz biliriz ki şehir kadını -köyden gelmiş, köyden sivrilerek şehrin eksiğini tamamlamaya gelmiş olanlar bir yana bırakılırsa- bu milletin ana benliğini temsil etmekten uzak bir sayı azlığı, bir mana yoksulluğu içindedir. Şehir kadını -hiç olmazsa onlar arasında Türk kadınlığını temsil ettiği zannedilen sözde münevverler- içtimai fonksiyonu olmayan veyahut çekildiklerinde bu fonksiyon zarar görmeyecek, hatta bugünkü duruma göre, selamet bile bulacak olan bir azlıktır. Bugün için onun devam ettirdiği hayırlı bir anane, üzerine aldığı müspet bir misyon yoktur. Göreneklerin müessese haline gelmiş en değerli, vazifelerin en ağırı ve mukaddesi olan analık bile şu veya bu sebeple şehir kadınının kaçındığı bir hal almıştır....

Milli sanat oluşturma kapsamında yurt gezileriyle Anadolu’ya yönelişi başlatan devlet politikasının bir başka uzantısı da, 1930 yılında alınmış bir kararla, resim ve heykel sanatçılarının her yıl Cumhuriyetin ilan edildiği gün olan 29 Ekim’de Ankara’da bir sergi açılmasıdır. Devlet Resim ve Heykel sergileri olarak bilinen bu sergilerin ilki 1939 yılında düzenlenmiştir. Millileşme politikaları bu dönemde I. Dünya Savaşının yıkıma uğrattığı ülkeleri tekrar yapılandırmak için ortaya çıkarken Türkiye de aynı bilinçle bu politik tavrın içinde yer almıştır. İlk sergilerin ödülleri Anadolu yaşamına ilişkin kompozisyonlara verilirken bu tarihlerden itibaren köye ve köylü kadına daha fazla önem verilmeye başlanır, köy yaşamını, köy kadınının fedakârlıklarını, üretici rolünü konu alan pek çok eser yapılır. Köy unsuru, 1940’larda artık dergilerde yer almaya başlarken; daha önceki dönemin dergilerinin daha çok şehirli kadına hitap ettiğini, medeniyet kaidelerinin nasıl uygulanacağını öğrettiği yukarıda belirtilmişti.

1923’ten itibaren kadını kamusal yaşama davet eden yönetim, tavrını II. Dünya Savaşı’nın da etkisiyle 1940’larda değiştirir. II. Dünya Savaşı’nın yarattığı ekonomik bunalım sonucu pek çok Batılı ülkenin aile kurumunu korumaya yönelik politikalar üretmesi, bizde de basının annelik rolünü ön plana çıkarıp kadınları eve geri çağırmasına zemin hazırlamıştır.

1950’li yıllara gelindiğinde Türkiye hem siyasal hem sosyal hem de ekonomik değişmeye sahne olmuştur. Tek partili siyasi sistemden çok partili politik hayata geçilmiş, ulaşım imkânları rahatlamış, traktör sayısı artarak makineli ziraat yaygınlaşmış, barajların yapılması, nüfus artışı, toprak insan dengesinin bozulması, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, eğitim imkânlarının artması ve köyden kente göçün hızlanması gibi değişimler Türkiye’nin bütününde önemli sosyal, ekonomik, politik ve kültürel değişmelere neden olmuştur.

Firdevs Gümüşoğlu, dönemin ilköğretim ders kitaplarında dahi kadına verilen rollerin üzerinde daha çok durulduğunu vurgulamış ve şu sonuca varmıştır: “

1945’e dek yaratılmaya çalışılan kadın imgesiyle bu tarihten sonra yaratılmaya çalışılan kadın imgesi arasında büyük bir fark ortaya çıktı. 1945’ten önce anneye ülkenin kuruluşuna katkıda bulunması açısından önemli toplumsal işlevler yüklenirken ve aile içi geleneksel roller yoğun olarak vurgulanmazken; bu tarihten sonra artan sayıda örnekle, kadınların asıl görevinin evi ve ailesi olduğu ders kitaplarına girdi. 1945-1950 arasını ara dönem olarak ele alır. Bu dönemdeki kadın imgesi mutfakta iş yaparken bile şık giysileri, yüksek topuklu ayakkabıları ve özenle taranmış saçları ile dışarıdan henüz gelmiş bütün günlerini ev işleriyle geçirmemiş gibiydiler. 1950’den sonra ise hızla artan sayıda örnekte, kadınlar yalnızca ev içi alanla tanımlanmakta, kadınlara uygun görülen kimlikle erkeklere uygun görülen kimlik, birbirine zıt anlamlar içermektedir. Ayrıca cinsiyetçi örneklerin ders kitaplarındaki artışına paralel olarak, annelerin gülümseyerek bakan kendinden emin ifadeleri silikleşiyor; okuyan, öğrenen, üreten kadın görünmez oluyor, babalar ise ellerinde gazeteleriyle ciddi bir ifadeyle resmediliyordu”.

Türk Resmi Sanatı İle İlgili Diğer Yazılar:

Türk Resminde Yeni Eğilimler ve Uslupsal Arayışlar

Çağdaş Türk Resim Sanatı Tarihi ve Gelişimi

Bir sonraki yazımızda 1960 sonrasında ki Türk Resminde Kadın temasını inceyeceğiz.

Leave your vote

0 points
Upvote Downvote

Total votes: 0

Upvotes: 0

Upvotes percentage: 0.000000%

Downvotes: 0

Downvotes percentage: 0.000000%

Published by: admin in Sanat

Leave a Reply

css.php

Hey there!

Forgot password?

Forgot your password?

Enter your account data and we will send you a link to reset your password.

Your password reset link appears to be invalid or expired.

Close
of

Processing files…