Çingene Sözcüğü

cingene

Büyük Türkçe Sözlükte genellikle argo konuşan, falcılık yapan, yaban otları satan, kimi kez de çalgıcılık yapan, seyrek görülen bir tip; Kötü kılıklı, esmer kadın tipi; Hindistan'dan çıktıkları söylenen, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan bir topluluk, bu topluluktan olan kimse, Çingen olarak tanımlanan Çingene sözcüğü, kimi sıfatlaşmış anlamlarına karşın öncelikle bir kimliği, toplumsal bir aidiyeti vurgular. Kimliksel/ toplumsal bir aidiyet bağlamında Çingene sözcüğü, “Hindistan’dan tüm dünyaya yayıldıkları varsayılan, kendilerine özgü tarzları, marjinal meslekleri ve kültürleri olan göçebe bir topluluk” Asya, Kafkaslar, Ortadoğu, Avrupa, Kuzey Afrika ve Amerika’da yaşayan bir topluluğun Türkiye’deki genel adı olarak tanımlanabilir.

Tarihte Çingeneler

cingene-tarihi

“Bugüne kadar ki bütün toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir” der Marx ve Engels  “(…) ezenler ile ezilenler sürekli karşı karşıya gelmişler (…) dur durak bilmeyen bir savaşım içinde olmuşlardır” . Girdikleri pek çok toplum içinde, dışlanıp ayrımcılığa maruz kalan Çingeneler, kendilerinin de dahil olduğu sınıf tarafından da ezilen bir topluluk olarak dikkat çekerler. Bu noktada Engels’ten bir alıntı yapmakta yarar var. Şöyle der Engels : “Karı- koca evliliği, uygarlaşmış toplumun hücre- biçimidir” . Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: toplumsal ilişki ve üretim biçimlerinin bir minyatür modeli olarak karı- koca arasındaki ilişki, toplumsal düzenin yeniden üretildiği bir laboratuvar olarak da ele alınabilir. Bu anlamda yeniden konumuza dönersek Çingenelerin, kendilerinin de dahil olduğu sınıf içinde -bir ezme ve ezilme pratiği olarak- diğer topluluklarla/ kimliklerle olan ilişkileri, sınıflı toplumu normalleştirip yeniden üreten hücre biçimlerinden biri olarak değerlendirilebilir.

O halde tarihsel süreçte Çingenelerin, ezilen sınıf içinde de yaşadıkları dışlanma, ayrımcılık ve ezilme durumu, ilk bakışta dikkat çeken kimlik sorunundan çok, aslında sınıfsal bir anlam taşımaktadır. İşte Çingenelerin geçmişe dönük izlerini bu doğrultuda sürmek, tarihsel süreç içinde Çingenelerin toplumsal konumlanışlarını anlamamız bakımından önem taşır.

Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Çingeneler

Çingenelerin Bizans topraklarında ilk ne zaman görüldükleri hakkında kesin bir tarih vermek, oldukça güç görünüyor. Örneğin kimi araştırmacılar, Trullo Konsili tarafından 691- 692’de ilan edilen kutsal kanunlara ilişkin Bizanslı din adamı Theodore Balsamon’un kaleme aldığı yorumlarda, Çingenelerin bölgedeki varlıklarının onaylanmış olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa, Balsamon’un ifadeleri daha çok kahinlik, büyücülük, falcılık, vb. yapanlarla ilgilidir ve Çingenelerin o tarihlerde Bizans İmparatorluğu’nda bulunduklarından açıkça söz etmez. Kafa karıştıran bir diğer konu da Bizanslıların Çingeneler için kullandıkları isimlerle ilgilidir. Kenrick , tarihçilerin “sapkın” bir topluluğun üyeleri (asıl Atsinganoslar) ve Çingenelerin birbirinden ayırt edilmesi üzerinde uzlaşamadıkları bir olayı dile getirir.

Buna göre Atsinganoslar, Bizans İmparatoru Nikephoros I Genik’in 803 yılında çıkan bir ayaklanmayı bastırmasında yardım ederek, Bizans topraklarında serbest dolaşım hakkı kazanmış ve bir bölümü Trakya’ya yerleşmiştir. Bu olay üzerindeki tartışmaların odak noktasını Atsinganos sözcüğünün hangi topluluğu işaret ettiği oluşturur. Bu uzlaşmazlık, Atsinganos sözcüğünden türemiş benzer sözcüklerin, daha geç tarihli belgelerde Çingeneler için kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Bu olayın geçtiği kaynakta geçen “Atsinganos” sözcüğünün, kullanıldığı tarih göz önüne alındığında gerçekte hangi topluluk için kullanıldığını kestirmek bu nedenle güçtür. Fraser , Bizanslıların Çingeneler için kullandıkları Yunanca Atsínganoi ve Atzínganoi sözcüklerinin, IX. yüzyılda belki de tamamen yok edilmiş dinsiz bir topluluğun ismi olan Athínganoi sözcüğünden türediğini belirtmektedir. Çingenelere verilen bu isimler, taşıdıkları anlamlarla birlikte ele alındığında, o tarihlerde Çingenelere karşı olan toplumsal önyargı ve ayrımcı yaklaşımlar dikkat çekmektedir.

Bizans Zamanı Etkileşimler

Uzun yıllar Bizans’da Yunancanın etkisi altında kalan Romani diline yerleşmiş Yunanca kökenli sözcükler bunu destekler- Çingenelerin pek çoğu, 1206’da Konstantinopolis’in Haçlılar tarafından yağmalanması, 1347’deki veba salgını ve Türklerin Batıya doğru ilerleyişleri gibi sebeplerle Avrupa’ya göç etse de, geride kalan Çingenelerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Yine Fraser  de Çingenelerin, Türklerin Batıya doğru sürekli ilerleyişi gibi nedenlerle Trakya ve Makedonya’dan geçerek Yunanistan ve adalarına; Kuzeye doğru ilerleyerek ileride Yugoslavya ve Romanya olacak topraklara dağıldıklarından söz etmektedir.

Osmanlı Dönemi Etkileşimler

Osmanlı döneminde ise Çingenelerin din, cemaat adı, meslek ve yerleşim yeri gibi sınıflamalar yapılarak titizlikle kayıt altına alındıklarını görüyoruz . Ancak öncelikle Osmanlı’dan kısaca söz etmek, Çingenelerin Osmanlı devleti içindeki konumlarını anlayabilmemiz bakımından önem taşır. Osmanlı devleti, kuruluşundan kısa bir süre sonra Balkan’lara sızarak buradaki topraklar üzerindeki ilerleyişini sürdürdü ve Osmanlı’nın bu ilerleyişi sırasında yerli halkla birlikte pek çok Çingene de yaşamaktaydı. Fetihler sırasında, Balkanlarda çiftçilik yapan bazı Çingenelerin kaçtıkları anlaşılıyor. Geride kalan Çingeneler, askeri bir temele dayanan karmaşık bir idari ve ekonomik düzende yerlerini almışlardır. Fraser , Çingenelerin Avrupa’da gördükleri sistematik baskıların hiçbirini Osmanlıda görmediklerini; Osmanlıların kendilerine bağlı olan toplumların gelenek ve göreneklerine saygı göstererek, kısmen kendi otoritelerince yönetilmelerine izin verdiğini belirtir. Oysa Osmanlı’nın bu halklara karşı olan yaklaşımının, hoşgörüden çok çıkara dayandığı söylenebilir.

Bu durumu anlamamız için Osmanlı’nın fetihçi özelliği üzerinde durmamız gerekiyor. Marx , bütün fetihlerde üç olanak olduğunu belirtir. İlkinde fetihçi halk, fethedilen halka kendi üretim biçimini dayatır. İkincisinde, üretim biçimine dokunmayarak fethedilen toplumu vergiye bağlar. Üçüncüsünde ise karşılıklı bir etkileşim olur ve yeni bir üretim biçimi, bir sentez ortaya çıkar. Tımar sistemi, Osmanlı’nın tüm fetihlerinde tutucu bir şekilde, yani yerli aristokratlarla işbirliği yapılarak uygulanmış , vergilendirilebilen tüm kaynaklar ve buradaki faaliyetlerin kayıt altına alınmasıyla fethedilen toprak/ toplum vergiye bağlanmıştır.

Fetihler sırasında, orduda yardımcı kuvvet olarak görev alan Çingeneler, Balkanlardaki ilerleyişte etkin bir rol alsalar da Osmanlı’lar tarafından çok kabul görmedikleri açıktır. Bu durum, sadece gayrımüslimlerden alınan cizyenin, müslümangayrımüslim ayrımı yapılmaksızın tüm Çingenelerden alınması ile açıklanabilir.

Yirminci Yüzyıldan Günümüze Çingeneler

Tüm dünyada ulus- devlet sürecinin tamamlandığı XX. yüzyıl, kimlik tartışmalarının da yoğunlaştığı dönem olarak karşımıza çıkar. Ulus- devleti bir arada tutan millet, etnisite, din, mezhep, dil, vb. olguların çatısı altında oluşturulabilir. Ancak bu unsurların her biri, ulus- devlet içinde siyasallaşmış nitelikleriyle de dikkat çeker. Bu anlamda ulus devlet, farklılıkları egemen unsur içinde eriten, kapsam içinde aslında indirgeyen ve bu özelliğiyle özünde çoğulcu olamayan bir yapı olarak ele alınabilir. Dolayısıyla ulus- devlet, egemen konumdaki din, dil, kültür, etnisite, vb. siyasallaşmış kavramlar/ olgular üzerinden topluma dair bir genelleme yaparken, farklılıkları da bu genelleme içinde yok saymakta; bu nedenle de içerideki farklılıklar siyasallaşmış birer çelişki olarak kendini göstermektedir. Etnik kimlik, köken bağlamında milliyetçilik, ulus- devletteki siyasallaşmış çelişkilerin bir ürünüdür ve bu çelişkilerle ulus- devlet, kendi ürünüyle kendisini sürekli inşa eder.

Ulus- devlet formunda gizlenmiş kapitalizmin ezilen sınıfa olan hediyesi, baskılanarak siyasallaştırılmış kimlikler, günden güne artan yoksulluk, ayrımcılık ve sınıf içinde oluşmuş kimlik temelli bölünmeler olmuş; ezen ve ezilen arasındaki tarihsel mücadele, ezilen sınıf içinde gerçekleşen bir kimlik mücadelesine dönüşmüştür. Bu bağlamda yirminci yüzyıl Türkiye’si, Çingeneler için iyimser bir istisna olarak gösterilemez.

Yirmi birinci yüzyıla gelindiğinde Türkiye, Avrupa ve Dünyada Çingenelere/ yabancılara karşı olan tutum, bin yıl önceki ilkelliğini korumaktadır. Örneğin 2007 yılında Avrupa Parlementosu’nda görevli kimi parlementerler, Nazilerin ilham aldığı bir yaklaşımla “suç işlemenin, çingenelerin yaşam biçimi olduğu”nu iddia ettiler ve bundan birkaç sene sonra Fransa’daki Çingene ve göçmenler “Bazı göçebeler ve Romanların davranışları çok ciddi sorunlara neden oluyor” denilerek sınır dışı edildiler. Çingenelere/ yabancılara karşı olan bu ayrımcı tutuma ilişkin yukarıdakilere benzer pek çok örnek sıralanabilir. Derecesi ülkelere göre farklılık gösteren ayrımcılık, genele ilişkin gerçek olarak karşımıza çıkar. Son yıllarda yükselişe geçen bu ırkçı/ ayrımcı söylem ve eylemler, ezilenlerin sırtında yükselen kapitalizmin, kendi sonucu olan krizler, yoksulluk ve yozlaşmanın sorumluluğunu yine ezilenlere yükleme çabası olarak da değerlendirilebilir.