5 Eylül 2016 - No Comments!

Cumhuriyet Öncesi Türk Resim Sanatı

II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ (1908-1914)

osmanlı reesamlar cemiyeti

Osmanlı’nın son dönemine kadar padişaha ve saraya bağlı olarak siparişler üzerine çalışan Nakkaşhane ile yurt dışından davet edilen yabancı ressamların resimleri (eserleri) haricinde Türk resim sanatının gelişim sürecinde önemli bir oluşum bulunmamaktadır. Osmanlı Devleti’ne gelen yabancı sanatçıların resim yaparken ilgilendikleri konular ise güncel yaşam sahneleri, kent ve mimari tasvirler, padişah portrelerini ve onların savaşlarını resmetmişlerdir. Daha sonrada bu yabancı sanatçılara “Çarşı Ressamları” olarak adlandırılmışlardır. Çarşı ressamlarının özelliği eserlerinde tarihi belgeciliği vasfı taşımasıdır.

Osmanlı’da sanatı ve sanatçıyı destekleyen en büyük güç saraydır. Osmanlı sanat zevki, padişah ve sadrazamların sanat anlayışları doğrultusunda şekillenmiştir. Osmanlı’da düzenli kültür sanat politikası askeri amaçla, yurtdışına gönderilen nakkaşlar, sadrazamlar veya elçilerle başlamış, bu kişilerin Viyana ve Paris’te gördükleri yaşam tarzını padişahlara aktarması ile resim sanatı da gelişme göstermiştir. Ancak, sanat alanında köklü bir politika hiçbir zaman izlenememiştir.

Meşrutiyet Döneminde Siyasi ve Sosyo-Kültürel Ortam

Bu dönemde Osmanlı Devlet sistemi yeniden yapılandırılır. II. Meşrutiyet döneminde fikir özgürlüğü, her türlü fikir ve görüşlerin rahatlıkla tartışıldığı özgür bir ortam doğar, bu durum herkesin her şeyi yapabileceği şeklinde algılanmasına neden olmuştur. Fransız Devrimi’nin ardından ortaya çıkan ve hızla yayılan milliyetçilik akımları, Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde yer alan bölgelerde özellikle de Balkanlar’da bulunan toplumlar arasında etkisini göstermeye başlar. İmparatorluğa bağlı farklı etnik grupların millî ayrımcılığını körükleyen batılı devletlerin kışkırtması sonucu bağımsızlık mücadelesi içinde olmaları, öte yandan Osmanlı Mebusan Meclisi’nin kabul ettiği, Misak-ı Milli sınırları içinde kalan yerlerde iç ayaklanmalar, Osmanlı Devleti’nin son döneminde yaşanılan büyük sıkıntılardır. Aynı zamanda bu koşullar altında yalnız kalan Osmanlı Devleti’ndeki Türkler arasında da milliyetçilik akımı etkili olmaya başlar.

1876–1909 yıllarında tahtta olan II. Abdülhamit, Meşrutiyeti ilan etmek vaadiyle başa gelir. Tahtta çıktığında da Osmanlı aydınlarının etkisiyle ilk iş olarak Kanun-i Esasi olarak bilinen ilk
Anayasayı kabul eder (1876). Bu anayasa ile I. Meşrutiyet dönemi başlamış olur. Ancak, II.Abdülhamit, yetkilerinin kısıtlandığından dolayı rahatsızdır. Dönemin aydınlarının baskılarından kurtulmak için Osmanlı-Rus Savaşını bahane ederek, Meşrutiyeti kaldırır. Daha sonra otuz yılı aşan bir istibdat yönetimi başlatır. Bu İstibdat döneminde ağır yaptırımlar uygulanır. 1878’de Kanun-i Esasi’nin iptal edilir. Meclis-i Mebusan kapatılır ve Kanun-i Esasi’nin çıkarılmasını sağlayan aydınlar sürgüne gönderilir. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İslamcı, Osmanlıcı, Türkçü gibi birçok ideoloji ortaya çıkmaya başlar. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki siyasal çeşitliliğin temelleri bu dönemde atılmıştır. Bazı araştırmacılara göre, Türk tarihinin en önemli dönüm noktası ise 1923 yerine 1908’dir. Dönemin saray kültürü ile halk kültürü arasında büyük farklılıklar vardır. Saray kültürü, dar bir çevreyle kısıtlıdır. Saray, Osmanlıcayı kullanırken, halk Türkçe konuşmaktadır. Sarayın kültür yapısı çok zayıf olmasına rağmen, toplum, halk kültürünü küçümseyen insanlar tarafından yönetildiğini bilincindedir.

II. Meşrutiyet Dönemi Sanat OrtamıKaplumbaga-Terbiyecisi -resim

Tanzimat’ın ilanıyla Osmanlı’nın Batı’ya açılma çabaları artar. Tanzimat sonrası Türk resim sanatı, II. Mahmut’un teşvikiyle, insan ve figürlü tasvirler yapan sanatçıların sayısında artış görülür. Hatta Sultan Abdülaziz, resim sanatına meraklı olduğu, sarayındaki veya yabancı ressamlara ısmarladığı resimlerin taslaklarını kendisinin düzelttiği bilinmektedir. Fransız ressam Guillemet, 1865’de Abdülaziz’in davet etmesi üzerine İstanbul’a gelir. 1876 yılında ise Abdülaziz’in Padişah olmasıyla Beyoğlu, Kalyoncukulluğu’ndaki bir sokakta “Académie” denilen bir atölye kurar ve burada genellikle azınlık halkın çocukları ve belirli günlerde de kız
öğrencilere resim ve desen dersleri vermeye başlar.
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla, siyasi ve sosyal gelişmelerin yanında resim sanatında da gelişmeler hız kazanır. Geçmişi yüzyıla dayanan çağdaş Türk resim sanatının temelleri, Mühendishane ve Harbiye Mektepleri”nin resim ve haritacılık ders programlarında uygulanmaya başlanan kara kalem ve yağlı boya resim dersleri verilir.
Osmanlı Sarayı, askeri okul mezunlarından resim yeteneği olan gençleri yurt dışına resim eğitimi almaları için gönderir. Yurt dışına gönderilen bu sanatçılar, dönüşlerinde harbiye veya tıbbiye okullarında resim öğretmenliği veya saray çevresinde önemli görevlere atanırlar Dolaysıyla sanatın gelişmesi için uygun bir ortam doğmuştur. Öte yandan
19. yüzyılda Doğu’nun içinde taşıdığı gizemi, Avrupa’nın ilgi odağı olmuştur.
Batıyı örnek alan Tanzimat Fermanı ile oluşan dönem ve daha sonra ilan edilen Meşrutiyet Dönemi, sanat ortamına yeni bir bakış açısı getirmiştir. II. Meşrutiyetin getirdiği toplumsal değişimler sanata da yansır. Batı’dan öğrenilen resim teknikleri, Türk resim sanatında yeniden şekillenir. Avrupa’dan dönen ressamların coşkusu ve batıyı taklit etme çabaları,
toplumsal değişimler ile güncel konular eserlere yansımaya başlar. Örneğin, Hoca Ali Rıza ve Halil Paşa’nın resimlerinde dönemin resim sanatı akımlarını resimlerinde kullanır.
İbrahim Paşa, Sevili Ahmet Emin, Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid, Hüseyin Zekâi Paşa, arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey, batılı anlamda Türk resim sanatının ilk temsilcilerindendir. 19. yüzyılın ortalarından daha geriye gidemeyen çağdaş resim sanatımızın ilk mirasçılarıdır.

Tanzimat sonrası ve Meşrutiyet Dönemi resim sanatı, sarayın, batılılaşma yanlısı paşaların, Avrupa’da elçilik görevinde olanların ve aydınların ilgisi sonucu gelişir. 18. Yüzyıldan itibaren, saray ve köşk gibi mekânların duvarlarında yer alan manzara resimleriyle birlikte 19. yy sonlarında bu kesimde bir resim beğenisi oluşur.

Askeri okul kökenli sanatçılar, yaptıkları resimler ve etkinliklerle Çağdaş Türk resim sanatının ilk kuşağını temsil ederler. Ayrıca bu sanatçılar, yurt dışında resim eğitimi alma imkânına sahiptirler. Resim bilgilerini geliştirmeleri için gerekli olan maddi destek çoğu kez saraydan
gelmiştir. 19. yy. ressamları, doğaya gözlemci olarak bakar, dolayısıyla konuları da dış dünyadır. Resimlerdeki tabiat sevgisi, sanat heyecanı gibi duyguları, eseri izleyenler de hisseder. Şeker Ahmet Paşa, Hüseyin Zekai Paşa, Süleyman Seyyid ve Osman Hamdi Bey, Halil Paşa ve Üsküdarlı Hoca Ali Rıza Bey, 19. yy. Türk resminin önemli halkalarındandır. Avrupa’ya öğrenime gitmediği, yabancı müze ve galeri görmedi ve bilmediği halde Monet’in resim öğreten kitaplarından çalışan Hoca Ali Rıza Bey, hiçbir etki altında kalmadan bir ekol meydana getirmesiyle, Türk resmine ilk defa millî bir ruh kazandırır.

Dönemin Sanat etkinliklerinde görülen önemli artışlar, Osmanlı Ressamlar Cemiyetinin kurulması, Galatasaray Lisesi’nde açılan resim sergileri, Şişli Atölyesi olarak adlandırılan Harbiye Nezareti Resim Atölyesi, Türkiye’de gelişen resim sanatı faaliyetleri göstergesidir.

İlk Resim Sergileri sırası ile 28 Aralık 1845’te Oreker adlı Avrupalı bir manzara ressamı tarafından düzenlenir. 1863’te Osmanlı Sarayı “Sergi-i Osmanî” adlı genel bir sanat sergisi düzenler. İlk halka açık sergi 27 Nisan 1873’te Türk-Müslüman ve Hıristiyan sanatçıların ve bazı öğrencilerin katılımıyla, Ahmet Ali tarafından düzenlenir. 1876’da İstanbul’da azınlıkların kurduğu elifba “ABC” Kulübü’nün sergileri açılır. 1882 yılında Carvana adlı bir ressam özel bir sergi açar, aynı yıl İtalyanlar balmumundan oluşan heykel sergisi açarken, bir yıl sonra Ermeni kökenli Abdullah Biraderler, Sarkis Divanyan halka açık bir fotoğraf ve resim sergisi düzenlerler. 1884–85 sömestrinin ardından, yeni açılan Sanayi-i Nefise Mektebi, her yıl akademik faaliyetlerini gösteren yıllık sergiler düzenlemeye başlarlar. 1900 yılında
Ahmet Ali, Pera’da halka açık özel bir sergi gerçekleştirir. Sanat sergileriyle birlikte, dönemin gazetelerinde sanat eleştirisi üzerine yazılarda yayınlanmaya başlamıştır.
Batıyı taklit etme çabaları sonucu batı tekniğinde yapılmış resimler ortaya çıkar. Batı tarzında okullar açılır. Bu okullarda serbest resim dersleri, müfredat programlarına konulur. Öğretmen sorununu çözümü için, Batı’ya öğrenci gönderilmesi fikri gündeme gelir. Türk eğitimciler yetişene kadar çözüm yabancı resim öğretmenlerine ders verdirilir. Örneğin Mösyö Gues askeri okullardaki ilk resim öğretmenidir. Daha sonra Kolağası Hafız Mehmet
Efendi, Ferik İbrahim Efendi (Paşa) ve Tevfik Efendi (Paşa) ile Hüsnü Yusuf Bey resim konusunda eğitim için yurt dışına giden ilk sanatçılar olmuştur. Başlangıçta ressamların Avrupa’da eğitimlerine devam etmeleri, daha sonra Avrupalı ressamların Türkiye’ye gelmesi resmin sanatını yaygınlaşması ile sanat eğitiminin yapılacağı bir okulun açılması gerekliliği ortaya çıkar. Bu okulun açılmasında taraflar bulmasında o dönemin gazetelerinin payı
oldukça büyük olmuştur ve sonuçta 1 Mart 1883 yılında Sanay-i Nefise Mekteb-i Alisi açılır.

Sanayi-i Nefise Mekteb-i Âlisi

Modern Türk resminin ikinci büyük evresi, 1883 yılında Sanayi Nefise Mektebi’nin kurulmasına bağlanır. Bu okuldan mezun olduktan sonra, Avrupa’ya giden sanatçılar yurda dönerler. Bu dönemin belli başlı sanatçıları Halil Paşa, Sami Yetik, Ruhi Arel, Avni Lifij, Namık İsmail, Şevket Dağ, İbrahim Çallı, Mihri Müşfik, Hikmet Onat, Feyhaman Duran’dır . 1882’de kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi, bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi adıyla eğitime devam eden sanat okuludur (akademi). Daha sonra Güzel Sanatlar Akademisi adını alan Sanayi-i Nefise Mektebi çağdaş Türk resim sanatına yön veren ressamların yetiştiği bir
kurum olur. II. Abdülhamit tarafından Sanayi-i Nefise Mektebi Müdürlüğüne getirilen Osman Hamdi Bey, Paris’te resim eğitimi almıştır. Osman Hamdi, Avrupa’da dönemin modası olan Oryantalizm’den oldukça etkilendiği tablolarında görülür.

19. yüzyılın son yirmi yılında gelişen kültür ortamında Türk resim sanatının kurumlaşma çabalarının arttığı görülür. Resim sanatının askerisivil okulların eğitim programında yer alması, bu okulların resim eğitimi kadrolarının oluşması, düzenli sergiler ile Sanayi-i Nefise’nin açılması Türk resim sanatının bir meslek olgusuyla birleşmesi sürecini başlatmıştır. Aynı zamanda basının önemli bir güç olmaya başlaması ve sanatçı-toplum
ilişkilerindeki arayışlar da bu süreci hızlandırmıştır. O tarihlerde Batı’nın Doğu’ya olan merakı ve egzotik açlığı doyurmaya çalışan bu akıma, Osman Hamdi bey gibi Doğu kökenli bir sanatçının katılması ilginçtir. Müzeci, arkeolog, Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurucusu Osman Hamdi Bey’i, Batı’nın dikkatini çekecek eserler meydana getirmesinin yanı sıra, kendi toprağının uygarlık değerlerini ortaya koymak amacıyla sanattan yararlanmış bir ressam olarak tanımlamak yerinde olacaktır. Ressam Osman Hamdi Bey’in resim sanatındaki önemli olmasınınen başında Oryantalist bir Türk ressamı oluşu gelir. O dönemde Batı, Doğu’ya yukardan bakar ve ilgilendiği şey egzotizm ve gizemdir. Batılı Oryantalist’in işlediği resimler Doğulunun hoşuna gitmez. İşte Osman Hamdi Bey’in Oryantalizm’i bunlara yanıt verir.

Çağdaş Türk Plastik Sanatlarının ilk eğitim kurumu olan Sanayi-i Nefise Mekteb-i Âlisi, Türk resim sanatının da geçmişi demektir. Avrupa’ya resim eğitimine gönderilenlerle, bu mektep arasında yaklaşık elli yıllık süre, Çağdaş Türk Resim Sanatı’nın erken dönemini oluşturur.
Doğan Kuban’a göre, Güzel Sanatlar Akademisi öğrencileri öğrenimleri sırasında tek bir minyatür ya da özgün nakış görmeden tamamlamıştır. Çünkü Türk biçim sanatları bir tarih dersi olarak bile akademiye alınmamıştır. Bu yüzden Türk resmi, Paris ekolunun bir
yansıması olarak gelişmiş ve aşırı batıcılık hareketi, özlemi duyulan yeni ulusal sentezlerin ortaya çıkışını engeller. Bu konuda Ahmet Kamil Gören, Sanayi-i Nefise’de akademik bir
anlayışla yetişen sanatçıların Avrupa’ya gittiğinde Batı’daki yeniliklere uyumlu olamadıklarını. Bulundukları ortamın sanatıyla sıkı ilişkilere giremediklerini belirtir.

Kaya Özsezgin’e göre, II. Meşrutiyet’in döneminde, topluma getirdiği
yeni görüşler sonucunda Sanayi-i Nefise okuluna batılı öğretim kurumu
havasını verme çabaları görülür. II. Abdülhamit Dönemi’nde çıkarılan bir
yasaya göre, yüksek okul mezunları askerlikten muaftı. Ayrıca başarılı
öğrencilere “Maarif Madalyası” verilmekteydi. Yüksek okul statüsünde
kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi öğrencilerinin de bu haktan yararlanması
okula olan ilgiyi oldukça arttırmıştır.

Sanayi-i Nefise’de 1885 yılında bir sergi açılmış ve bu yıldan itibaren düzenli olarak yılsonu sergileri gerçekleşmiştir. Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmet Paşa, Halil Paşa, Süleyman Seyyid, Şefik, Kolağası Ahmet Şeker, Ahmet Ziya Akbulut, Hasan Rıza bey, Müfide Kadri, Bedri Kulları, Hüseyin Zekai Paşa, I. Meşrutiyetten, II. Meşrutiyete uzanan süreç içinde Türk sanat
tarihinin belli başlı yapıtlarına imza atarlar. Hoca Ali Rıza, 1909 yılında Üsküdar İskele Gazinosu’nda eserlerini sergilemesi ile sonraki kuşak sanatçıların “toplumla iç içe” sanat üretimi fikrine esin kaynağı olmuştur. “1914 Kuşağı” ya da “Çallı Kuşağı” olarak bilinen bu gençler, I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle Fransa ve Almanya’da aldıkları sanat eğitimleri
sonunda geri dönerek akademideki yabancı hoca hegemonyasına son vermişlerdir. Genel eğilimleri yurtdışında görmüş oldukları izlenimci akım doğrultusundadır.

1928 yılında Sanayi-i Nefise Akademisi’ne, 1929 yılında da Güzel Sanatlar Akademisi ismini alan okula Burhan Toprak Müdür olarak getirilir. Aynı dönemde, Almanya’da işten uzaklaştırılan öğretim üyeleri, Türkiye’ye davet edilir. Leopold Levy’nin Resim Bölümü’ne, Rudolf Belling’in Heykel Bölümü’ne, Ernest Egli, Bruno Taut ve Robert Vorthözer’ın Mimari’ye, Philip Ginthe ve Marie Louis Sue’nun Tezyini Sanatlar Bölümü’ne gelmesi
sonucunda modern bir eğitimin olanakları yaratılmıştır. “Akademi Reformu” olarak anılan bir dönem başlar.

İnas Sanayi-i Nefise Mektebi

İnas Sanayi-i Nefise Mektebi

Osmanlı’da kadın, dinsel ve toplumsal baskı hedefi halindedir. Hâlbuki Anadolu’da kadın faktörü daha güçlü bir yere sahiptir. 19. y.y.’da eğitim okullara erkeklere yönelik olduğu için, Osmanlı kent toplumunda kadın, süsleme ağırlıklı sanatlara yönelmiştir. Özellikle yüksek tabaka, kız çocuklarını Avrupalı hanımefendi gibi yetiştirebilmek için azınlık veya batı kökenli eğitim hocaları tutarlar.

Eğitim anlayışında Avrupa’nın örnek alınmasıyla birlikte kadınların eğitim hayatına girmesi hız kazanmıştır. Açılan rüştiyeler, mahalle mektepleri, buralarda eğitim vermeye başlayan muallime kavramı, “inas” ön adıyla kız öğrencilerin okuyabileceği okulların açılması bu adımlardan bazılarıdır. 1 Kasım 1914 tarihinde, ressam Mihri Müşfik Hanım’ın çabaları sonucu ve kendi müdürlüğünde “İnas Sanayi-i Nefise Mektebi” açılmıştır. Resim ve heykel bölümleri bulunan bu okul, I. Dünya Savaşı’nın patlak verdiği 1914 yılında eğitime başlar.

İnas Sanayi-i Nefise Mektebinin ilk müdürü dönemin ünlü matematikçisi Salih Zeki bey’dir. Daha sonra Mihri Müşfik Hanım müdürlüğe getirilir. Mihri Müşfik Hanım ya da diğer adıyla Mihri Besim Hanım, 20. y.y. Türk Resim Tarihi’nin pek tanınmayan ilginç sanatçılarından biridir. Mihri Müşfik Hanım, kızlar için faaliyete geçirilen resim atölyelerinde güçlü iradesi
ve zekâ dolu kişiliği ile etkili olmuştur. Desen ve portre ustasıdır. Olağanüstü girişimciliği ile kadınlar hamamından çekingen Tük kadınları yerine yabancı ve azınlık kökenli kadınları ikna ederek ilk defa çıplak kadın modeli olarak resim atölyesine getirtmiştir.

Osmanlı’da resim yapmak, ciddi bir iş ya da meslek olarak görülmediğinden, bu durum bayan ressamlar için avantajdır. Erkeklerin sosyal ve ekonomik koşullar yüzünden rahat yapamadıkları resim sanatını, bayan sanatçılar nispeten daha rahattır. Bu yüzden meslekten çok uğraş olarak görünen resme, İnas Sanayi-i Nefise Mektebine kız öğrencilerin ilgisi artmıştır.

İlk öğrencilerden, Galatasaray Lisesi Muallimlerinden Sait Bey’in kızı Müzdan Arel, dönemin Ünlü Göz Profesörü Esat Paşa’nın kızı Muide Esat, Güzel Sanatlar Akademisi Müdürlerinden Profesör Asım Mutlu’nun ablası Belkıs Mustafa, Yıldız Hastanesinin baş operatörü Kargılı Osman Paşa’nın kızı Nazire Hanım, (Adı okul kaydına Nazıma Hanım olarak geçmiştir). Nazlı
Emin Hanım (Bülent Ecevit’in annesi Nazlı Ecevit) gibi dönemin ünlü isimlerinin kızları ya da akrabaları okula olan ilgiyi göstermektedir. Türk kızlarının çarşaflı veya başörtülü, azınlık öğrencilerinin ise başları açık ya da şapkayla devam ettiği okul, 1926’da Sanayi-i Nefise ile
birleşir. Mihriye Müşfik Hanım ile birlikte müdürlük yapan Ömer Adil Bey’in “Kızlar Atölyesi” adlı resmi bu okul ile ilgili günümüze gelen önemli bir belgedir.

İlk Türk kadın ressamlarından olan Güzin Duran, Nazlı Ecevit bu okulda yetişmişler. Kız ve erkek öğrencilerin aynı binada eğitim görmeleri 1926 yılında okulun Fındıklı’daki binasına taşınması ile mümkün olur. İnas Sanayi-İ Nefise Mektebinin 1914’de Bayazıt’da bulunan Zeynep Hanım konağının birkaç odasında başlayan eğitim hayatı, 1926 yılındaki kız öğrencilerin Sanayi-i Nefise Mektebi’ne kabul edilip İnasla birleşmesi ile son bulmuştur.

Ressam Grupları

Batılılaşma döneminde Avrupalı yaşantısına özenti olarak duvarlara ressamların eserleri asılmaya başlanır. Bu durum artık mekân düzenlemesinde moda olmuştur. Yabancı ressamlar, 18. yy.dan itibaren Pera’ya yerleşirler. Burada atölye açarlar, yaptıkları resimlerin bu çevrede ticareti oluşur. Böylece ortamın canlılığını sağlayan bir sanat pazarı meydana gelir. Resim sanatı giderek İstanbul’un yaşamına girmiştir artık. Ressam atölyeleri çoğalır. Dükkânların, otel lobilerinin, fotoğrafhanelerin, tiyatro kulislerinde resim sergileri açılır. 19. yüzyılın sonlarında artık İstanbul hareketli bir sanat ortamına sahiptir. Ayrıca basının sanata olan ilgisi artmaya başlamıştır. Ayrıca yabancı sanatçıların İstanbul’da olması nedeniyle batıyla ilişkiler canlı kalır.

1914’de ressam Mihri Müşfik Hanım tarafından kurulan İnas (Kız) Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ilk öğrencileri Güzin Duran, Melek Celal Sofu, Fahrünnisa Zeyd ve Fatma Nazlı Ecevit’tir. Sabiha Bozcalı, Aliye Berger, Hale Asaf, Melahat Üren, Eren Eyüpoğlu, Cumhuriyet döneminin ilk kadın ressamlarıdır.

1926 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi ile İnas Sanayi-i Mektebi, Güzel Sanatlar Akademisi adı altında birleştirilir ve müdürlüğüne Namık Kemal getirilir. Akademiyi bitiren ilk ressamlar Mehmet Şeref Akdik, Mahmut Fehmi Cüda, Refik Epikman, Ali Avni Çelebi, Ahmet Zeki Kocamemi, Turgut Zaim’dir. 1908’de kurulan “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti” 1921’de “Türk
Ressamlar Cemiyeti”, 1926’da “Türk Sanayi-i Nefise Birliği” ve sonunda yine aynı yılda “Güzel Sanatlar Birliği” adı altında görevini sürdürmüştür.

19. yüzyılın son yirmi yılında Türk resim sanatı, Seyfi Başkan’a göre kültür sanat ortamında kendine kalıcı bir yer edinmiş ve kurumlaşma çabaları gözlemlenir. Sanayi-i Nefise’nin açılması, resim sanatının meslek olgusu olarak görülmesi, medyanın resim sanatına olan ilgisinin artması, askeri ve sivil okullarda resim derslerinin eğitim programına konulması,
düzenli olarak resim sergisi organizasyonlarının yapılması ve sanatçı toplum ilişkilerinin artması ile resim sanatçılarının bir meslek birliği çevresinde birleşmesi olgusunu hızlandırmıştır.

Osmanlı Ressamlar Cemiyeti

19. yüzyılın son yirmi yılında Türk resim sanatı kendisine önemli bir yer bulur. Resim sanatının, askeri ve sivil okullarda ders programına girmesi, bu okullarda resim eğitimcisi yetiştirilmesi, düzenli sergilerin açılması, Türk sanatçıları bir meslek birliği etrafında birleşme zorunluluğu sonucu, 1908’de (bazı kaynaklara göre 1909) Osmanlı Ressamlar Cemiyeti kurulur. Cemiyetin ilk üyeleri Derneğin kurulmasında öncülük eden Mehmet Ruhi Arel’in Şehzadebaşı’ndaki evinde cemiyetin kurulması çalışmaları başlatılır. Hikmet Onat, Sami Yetik, Şevket Dağ, İbrahim Çallı, Mehmet Ruhi Arel, Agâh Bey, Ahmet Ziya Akbulut, Feyhaman Duran, Mehmet Ali Laga ve Müfide Kadri gibi genç ressamlardan oluşan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti, 1908 yılında, dönemin sanat ve sanatçı sorunlarına çözüm bulmak
üzere kurulan Türk ressamlarının ilk örgütüdür. Halil Paşa, Hüseyin Zekai Paşa, Hüseyin Avni Lifij, N. Ziya Güran gibi ünlü Türk ressamları da bu gruba sonradan katılırlar.

Grubun öncüsü olarak kabul edilen İbrahim Çallı’dan dolayı bu ressamlar, Çallı Kuşağı, 1914 Kuşağı” veya İzlenimciler olarak adlandırılmıştır. Genelde Sanayi-i Nefise Mektebi’nden mezun olan Çallı kuşağı ressamları, Avrupa’da sanat eğitimi görmüş ve batı resminde etkisini tamamlamış izlenimci görüşü benimsemişlerdir. Batı sanatı ile yerel sanat anlayışını birleştirme çabaları sonucu kendilerine özgü bir doğaya yaklaşım biçimi ortaya çıkar. Ortak üslup özelliklerinin yanı sıra, kişisel üsluplarını oluşturmayı da başarmışlardır.

Yurtdışında eğitim görmüş 1914 Kuşağı olarak adlandırılan bir gurup ressam yurt dışında gördükleri sanat kurumlarından esinlenerek derneği kurduklarını söylemek mümkündür. 1929 yılında Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği’nin kuruluşuna kadarki tek ressam birliği olarak varlığını sürdüren cemiyet; 1921’de “Türk Ressamlar Cemiyeti”, 1926’da “Türk
Sanayi-i Nefise Birliği” ve 1929’da ise “Güzel Sanatlar Birliği” adlarını alır. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin girişimleriyle 1916 yılında başlayan, her yıl tekrarlanan geleneksel Galatasaray resim-heykel sergileri 1952 yılına kadar devam eder. Önceleri Galatasaraylılar Yurdu’nda sonra ise Galatasaray Lisesi’nin resim dershanesi ile yanındaki sınıfta düzenlenen Galatasaray Sergileri, Türkiye’de gerçekleştirilen ilk sürekli sergi olmuştur. 1914 kuşağı
sanatçılarının, kendilerinden önce ve daha genç ressamlarla katıldıkları bu sergilerden etkilendikleri bilinmektedir. Ayrıca Galatasaray sergileri, genç kuşakları etkileyen yeni eğilimli sanatçılara da ev sahipliği yapmıştır. Ayrıca kendi ismini taşıyan ilk sanat dergisini de Sami Yetik’in önderliğinde " Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi " adı altında çıkartılmaya başlanır. Hoca Ali Rıza, Ahmet Ziya Akbulut, Şevket Dağ, Osman Asaf ve cemiyetin hamisi kimliğinde olan Şehzade Abdülmecit gibi yaşça daha büyük olan ressamlar da bu gençlerin arasında yer alırlar. Bununla beraber cemiyetin etkinliklerinin odağını, sonradan 14 Kuşağı olarak tanınacak olan genç sanatçılar oluşturmuştur. Feyhaman Duran’ ın aşağıdaki “Ressamlar Grubu” adlı eseri, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti üyelerinden oluşan bir kompozisyondur.

1912 yılında Tıbbiye öğrencileri tarafından kurulan Türk Ocağı, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin programını gençlik arasında yayma işlevini üstlenmiştir. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin kurucu üyelerinden Ruhi Bey’in, o dönemde bazı resimlerini Enver Paşa'nın konağında yaptığını, “Balkan Savaşı Şehitleri” tablosuna Enver Paşa’nın poz verdiği bilinmektedir. Ancak, Osmanlı Ressamlar Cemiyetinin, Türk Ocakları ile olan ilişkisi daha
çok kurumlar arası değil, cemiyet üyesi kişilerin Türk Ocakları Derneğine Sempati duymaları ile bağlantı kurulabilir. Cemiyetin çıkardığı gazetedeki yazılardan da bu anlaşılmaktadır.

Bu kuşakla birlikte figür, kompozisyon ve çıplaklık çağdaş Batı sanatı anlayışında, ilk defa Türk resim sanatına girer. Bu dönemde Batı sanatı anlayışında sanattan yoksun olan Türk resim sanatı kompozisyon ve figür çalışmalarında sıkıntı yaşamalarına rağmen 1914 kuşağı büyük çaba göstermişlerdir. Avrupa’da eğitim gören sanatçılar, çağın teknolojisini ve kültür yaşantısını yakından izleme olanağı buldukları için bunu resim üzerinde yansıtma çabaları olumlu yönde gelişir.

Osmanlı Ressamlar Cemiyeti; Türk resim sanatı tarihinde kurumlaşma ve çağdaşlaşma çabalarının başlangıç noktası sayılır. Ancak cemiyet akım veya üslup yeniliği sunmak yerine dönemin Osmanlı resim sanatını ve kültür ortamını sanatçı ve toplum ilişkilerini ayarlayan kurum olmaktan öteye geçememiştir.

Şişli Atölyesi Sanatçıları ve Etkinlikleri

Birinci Dünya Savaşında ülkenin mücadele ruhunun yükseltilebilmesi için, Savaş resimleri yapılması fikri devrin yöneticileri tarafından geliştirilir. Bu yönde bir gurup ressam ve basın yazarları ile birlikte Çanakkale’ye cepheye gönderilir. Savaş konulu resimlerin yapılması istenmektedir. 1914 ve Çallı Kuşağı sanatçılarından oluşan bir grup ressamın savaş alanını
görmeleri ve buralardan izlenimler edinmeleri sağlanır. İstanbul’da Şişli semtinde Enver Paşa’nın emriyle bir resim atölyesi kurulur. Diğer devlet büyüklerinin de desteğini alan bu girişim, kısa sürede hayata geçirilir. Cepheden dönen ve cepheye gitmeyen ressamlar için,
Şişli’de büyük bir ahşap atölye yaptırılır. Sanatçıların çizecekleri savaş resimleri ile ülkenin propagandasını yapılacaktır.

Savaş yüzünden sanatçılar resim malzemesi bulmalarının çok zor olduğu bu dönemde, atölyenin yapacağı savaş tasvirlerinde sanatçıların, savaşın getirdiği atmosferi hissedebilmeleri için atölyenin bulunduğu araziye hendekler kazılır, silahlarıyla bir manga asker, atlar koşulmuş bir top getirilir. İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Namık İsmail, Hikmet Onat, Sami Yetik, Ali Sami gibi ressamların, üstü camlı bu büyük atölyede savaş ortamını hissederek resim yapmaları sağlanmıştır.

Şişli Atölyesi, Türk resim tarihinde, “toplumsal” ya da “sosyal” konuların eğilimine ve teknik olarak “çok figürlü kompozisyon” çözümlerine başlanıldığı önemli bir dönüm noktasıdır. Mehmet Ruhi Arel, Ali Cemal, İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Sami Yetik, Ali Sami Boyar, Mehmet Ali Laga gibi sanatçılar atölyede yer alır. Sanatçıların yaptıkları bu resimler, 1917’de
Galatasaraylılar Yurdu’nda “Harp Levhaları” resim sergisi adıyla ilk defa sergilenerek halka gösterilmiştir. Aynı sergi daha sonra Osmanlı Devletinin müttefiki olan Avusturya’nın Viyana ve Almanya’nın Berlin şehirlerinde açılmıştır.

Aslında Şişli Atölyesinden savaşa gönderilen ressamların sayısı fazla değildir. Savaşa gidenler, Hikmet Onat, Sami Yetik, Mehmet Ali Laga’dır. Sami Yetik, Balkan Savaşı’nda Edirne Cephesi’nden başlayarak Kurtuluş Savaşı sonuna kadar değişik cephelerde savaşmış, aynı zamanda eskizler, desenler çizerek sanat çalışmalarını da sürdürmüştür. Atölyenin içinde
Osmanlı Veliahdı olan Sultan Abdülmecit Efendi’nin atölyeyi ziyaret edişi ve atölye sanatçıları ile resim çekilmesiyle. Sarayın atölyeye verdiği destek daha iyi anlaşılır.

Şişli Atölyesinde üretilen resimler sonucunda yurt içi ve yurt dışında açılan sergiler büyük coşku ile karşılanır. Dönemin aydınlarına göre açılan bu sergiler sonucunda artık Osmanlı Devleti iptidai bir yapı içerisinde görülmeyecektir. Hatta müttefik ülkelerin başkentlerinde açılan sergiler, Osmanlı Devletini müttefik ülkelerin gözünde nüfuzlu bir yere çıkaracaktır.

İlginizi çekebilecek diğer yazılar;

Sanatın Bilimsel Açıdan Tanımı

Leave your vote

0 points
Upvote Downvote

Total votes: 10

Upvotes: 5

Upvotes percentage: 50.000000%

Downvotes: 5

Downvotes percentage: 50.000000%

Published by: abdullah in Sanat

Leave a Reply

css.php

Hey there!

Forgot password?

Forgot your password?

Enter your account data and we will send you a link to reset your password.

Your password reset link appears to be invalid or expired.

Close
of

Processing files…