korku-temasi

Korku her ortamda ve zamanda kendisine yer edinen bir duygu olduğu için insanoğlunun ürettiği eserlere de yansıtmıştır. Penner’e göre; " Korku bir sanat ve eğlence olarak baştan beri bizimledir; mağaralara aslan, kaplan ve ayı resimlerinin çizilmesinden beri; peki ya İsa’nın son günlerinin anlatıldığı korkunç hikayeler? Katliam, zulüm, vahşet ve nihayet ölüm sonrası hayat. İncil, Kuran, antik Çin ve Japon yazılarının hepsi korkutucu ve doğaüstü elementler içermektedir".

Bundan dolayı korkunun kendisini, yazım alanında, filmle ve sanatla sunan bir duygu ve element olması doğaldır. Sıklıkla edebiyat ürünlerinde, resimlerde ve tiyatro oyunlarında yer alan korku, tüm bu sanatlarla ortak bağları olan sinema tarafından da, sanat ve eğlence unsuru olarak kullanılmaktadır.

Korkunun Sinema Üzerindeki Etkisi

Resim ve fotoğraf gibi hareketsiz görüntülerden farklı olarak sinemanın hareketli olması, ilk seyirciler için zaten bir korku unsuru olmuştur. Bundan dolayı sinemanın, ortaya çıktığı ilk dönemden itibaren korkuyla bir bağlantısı olduğu söylenebilir. Lumière kardeşlerin Grand Café’de ‘Trenin Gara Girişi’ (L’arrivée d’un train en gare de Ciotat-1895) isimli kısa filminin ilk gösterimi sırasında yaşananlar buna örnek olarak gösterilmektedir. Lumière kardeşlerin, halka açık ve ücretli yaptıkları ilk gösterimin izleyiciler üzerinde büyük korku uyandırdığı o dönemdeki yazılardan anlaşılmaktadır. İzleyenlerden bazılarının, perdedeki trenin üstlerine geldiğini sanarak kendilerini salondan dışarı attığı, hatta perdeye ateş edenlerin olduğu söylenmektedir. Anlaşılmaktadır ki sinemanın seyir deneyiminin kendisi bile insanları korkutmaya yetmiştir. Bu sebepten dolayı bazı yazarların ‘Trenin Gara Girişi’ni ilk korku filmi olarak kabul ettikleri bile görülebilmektedir.

Korku Filmlerinin Beyaz Perdeye Girişi

Pek çok kaynağa göre çekilen ilk korku filmi kabul edilen ‘Şeytanın Şatosu’nu (Le Manoir du Diable/1896) yöneten George Melies, şeytan, büyü ve vampir gibi simgelerle korku sinemasının gelişmesine katkı sağlamıştır. Melies gibi yönetmenler, çektikleri kısa filmlerde doğaüstü konulara yer verseler de, kesin bir korku sunmamışlardır. Bu dönemde çekilen kısa filmler daha ziyade edebiyat yapıtlarını tanıtma amacındadır. Örneğin Amerikan sineması da ilk fantastik eserlerini üretirken ‘Frankenstein’ gibi edebiyat ürünlerinden yararlanmıştır.İlk dönem edebiyat eserlerinin görsel olarak uyarlanmasını gerçekleştiren sinema, Gotik edebiyatına ait eserleri filmleştirerek korkuya yer vermiştir. Bu durum korku sinemasının upuzun bir edebiyat geleneğinden yararlanarak ölümsüz mitoslarla beslenmesini ve üzerine yeni mitoslar ekleyerek kocaman bir gelenek haline gelmesini sağlamıştır.

Akımların Sinema Üzerindeki Etkisi

Gotik edebiyat ürünlerinin sinemada korku uyandıracak şekilde yer alması, korku sinemasına büyük katkı sağlayacak olan ve Almanya’da ortaya çıkan dışavurumculuk (expresyonizm) akımıyla gerçekleşmiştir. Örneğin ‘Dr. Caligari’nin Muayenehanesi’ (The Cabinet of Dr.Caligari/1920) Alman dışavurumcu sinemasının başyapıtı olarak görülmektedir. Yine bir edebiyat uyarlaması olan ‘Nosferatu’ (Nosferatu, eine Symphonie des Grauens/1921) Alman dışavurumculuk akımının bir başka ürünüdür. Korku sinemasının şekillenmesine katkıda bulunan ve I. Dünya Savaşı’nın etkisiyle başlayan dışavurumculuk akımı, aynı zamanda toplumların içinde bulunduğu siyasal ve toplumsal koşullarla, korku filmleri arasındaki ilişkiyi ortaya çıkaran bir örnektir.

İçinde yaşanılan politik ve ekonomik sistemlerin, insanların ruh halleri üzerindeki etkisinin, toplumun ürettiği sanat eserlerine yansıması kaçınılmazdır ve korku filmleri halkın içinde bulunduğu korkuları etkili şekilde yansıtan sanat eserleridir. Örneğin Alman dışavurumculuk akımında üretilen filmler, savaşın etkilerini içinde barındırmaktadır. Savaşın yenilgiyle sonuçlanmasının getirdiği karmaşıklıkları filmlerine yansıtan Alman korku sinemasının, savaş ve savaş sonrası ortaya çıkan kuşkuları, tedirginlikleri, eziklik ve dehşeti kendi simgesel kurgusuyla işleyen, kişilik çatışması yaşayan karakterlere yer veren filmler ürettiği görülmektedir.

Tıpkı Alman dışavurumculuk akımı gibi, Amerikan korku sineması da çekildikleri siyasal ve toplumsal koşulları, ürettiği filmlere yansıtmıştır. Wood, Ryan ve Kellner gibi bazı yazarlar, Amerikan korku filmleri ile içinde bulunulan politik şartlar arasındaki yakın ilişkileri ortaya koyan çalışmalar yapmıştır. Korku filmleri üretildikleri dönemde, insanların duyumsadıkları korkuları simgeleştirilerek perdeye aktarmaktadır. Örneğin soğuk savaş döneminde Amerika’nın yabancılara karşı duyduğu korkular, uzaylı filmlerinde temsil edilmiştir. ABD ve Sovyetler birliğinin II. Dünya Savaşından güçlü çıkmalarıyla dünya iki kutba ayrılmış, gerek ABD gerekse Sovyetler birliği kendi içine çekilmiştir. Bu dönemde her iki ülkenin de uzay çalışmaları yapması ve kapitalizm karşıtı Sovyetler birliğininin komünizm ideolojisini halka yayma endişesi, Rus Ajanların yaratıklarla temsil edildiği Amerikan filmlerinin üretilmesine neden olmuştur. Amerikan korku sinemasında yabancıların uzaylılarla simgelendiği bilimkurgu filmleri bu dönemde artış göstermiştir. ‘Beden kemiricilerin İstilası’ (Invasion of the Body Snatchers/1956), ‘Kara Gölün Canavarı’ (Creature From Black Lagoon/1954) gibi filmler bu dönemde çekilen uzaylı filmlerine örnek olarak verilebilir.

Aynı dönem içinde üretilen korku filmleri olası nükleer tehlikeler, radyasyon ve teknolojinin kötüye kullanılması gibi korkuları da yansıtmıştır. Nükleer etkiyle küçük hayvanların devasa yaratıklara dönüşmesini anlatan ‘Them’ (1954), ‘Tarantula’ (1955) gibi filmler aynı zamanda radyasyondan duyulan korkuları da yansıtmaktadır. ‘Tepenin Gözleri’nin (The Hills Have Eyes/1977) çekildiği döneme gelindiğinde de bu tür korkuların geçmediği görülmektedir.

Korku Filmlerinde Kadının Rolü

Savaş sonrasında güçlenen kadın haklarından duyulan korkuların da perdeye yansıması gecikmemiştir. Savaş zamanı üretim sürecine katılan ve toplumsal hayatta yer alan kadınlar, nesne konumundan özne konuma yükselmeye başlasalar da, savaş sonrası ülkelerine dönen erkekler hem işlerini hem de toplumsal konumlarını geri almak istemişlerdir.

Kadınların erkeklerle eşit hak istemelerinden duyulan korkular, filmin merkezinde olsa da olumsuz sunulan kadın karakterlerin yer aldığı korku filmlerinin üretilmesine neden olmuştur. Kadınlar ‘Şeytan’ (The Exorcist/1973) gibi filmlerle sert tepkilere maruz kalmışlar ve özellikle sınırı aşan kadınlar korku filmlerinde cezalandırılmıştır.

Kadınlardan duyulan korkuların yanında gençlerin hareketlerinden duyulan kaygılar da geçmiş yıllardan günümüze kadar gelmiştir. Özellikle ‘teenslasher’ filmlerinde (gençlerin kesilip biçildiği filmler) uygun bulunmayan davranış kalıplarını gerçekleştirdikleri için gençlerin cezalandırıldığı görülmektedir. ‘Yabancı’(Halloween/1978) ve ‘13.Gün’(Friday the 13th/1980), gibi teen slasher filmleri ve son yıllarda çekilen‘Otel’ (Hostel/2005) gibi şiddet pornoları, hippi ve özgürlükçü gençlerden duyulan korkuların perdedeki yansımaları olmuştur. Bu tür filmlerde gençlere verilen mesaj şöyle özetlenebilir:

“’Kendine dikkat et!’ ve ‘Tetikte ol!’ Kendine dikkat et çünkü hareketlerin, özellikle iğrenç olanlar, mutsuz olacağın sonuçlara neden olur veya olabilir.(Ölümüne bile.) Tetikte ol çünkü içinde yaşadığın dünyada sana zarar verecek veya verebilecek sırlar vardır.”

Zamanla kendini yinelemeye başlayan korku sineması, izleyicilerin ilgisini tekrar çekebilmek için teknolojik gelişmelerden yararlanmış ve üç boyutlu film teknolojisini kullanarak çok sayıda korku filmi üretmiştir. Son yıllarda artan üç boyutlu filmlerle izleyiciler üzerinde korku oluşturma yönteminin, korku sineması tarafından kullanılması yeni değildir. Pek çok kaynağa göre çekilen ilk üç boyutlu filmin ‘Mumya Evi’(House of Wax/1958) olması, sinemanın insanlarda korkuyu arttırmak amacıyla bu tekniği eskiden de kullandığını, hatta sinemada ilk olarak korku türünün bu tekniği kullandığını göstermektedir. Bundan dolayı günümüzde üretilen üç boyutlu filmlerin çoğunluğunun korku türünde olması normaldir.

Korku Konulu 3D Filmler

Son yıllarda ardarda vizyona giren üç boyutlu ‘Paranormal Activity 4', ‘Testere 3D’, ‘Son Durak 4’ , ‘Yara’ , Piranha 3-D’ 'Teksas Katliamı 3D','Sessiz Tepe, 'Karabasan 3D', gibi korku sinemasına ait filmler. Bu türe duyulan ilgiyi göstermekle birlikte, korku ve sinema arasındaki bitmeyen ilişkiyi de ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak, sinemanın korkuyla kurduğu ilişki, ilk andan günümüze kadar artarak devam etmektedir. Hareketli görüntünün seyirliğinin korku uyandırdığı geçmişten, üç boyut teknolojisiyle gerçekçi ve etkileyici filmlerin üretildiği günümüze kadar geçen sürede, korku ve korkunun sinemada gösterilişi dönüşüm geçirmiş olsa da, korku ve sinema arasındaki ilişki hep var olmuştur. Zaten insanı anlatan sinema korkuyla bağ kurmaya mecburdur; insanoğlu korktuğu ve korkular edindiği sürece bu ilişki devam edecektir ve değişen korkular görselleştirilerek sinemada farklı şekillerde anlatılacaktır.