ehli-hiref

Arapça bir kelime olan Ehl-i Hiref kelimesi “ehl” ve “hiref ” sözcüklerinin birleşiminden oluşmuştur. Ehil: mâlik, sakin, muktedir, Hiref ise: hırfet kelimesinin çoğulu olup sanat manasına gelmektedir. Erbab-ı hırfet; sanatkârân esnaf, yani sanat erbabı demektir. Ehl-i Hiref ise yine bu kabilden sanat erbabını ifade etmek için kullanılmaktadır.

Ehl-i Hiref-i Hassa Teşkilâtı, Osmanlı kültür tarihinin belki de en önemli kurumlarından bir tanesidir. Sarayın himayesinde kurulan bu teşkilât pek çok sanat grubunu içinde barındırmıştır. Osmanlı devrinin en güzel sanat eserleri bu grubun elinden çıkmıştır. Bursa ve Edirne saraylarında da sanatkârlar olduğu gibi, bu cemaatin örgütlenmesinin tamamlanması II. Bayezid dönemine denk gelmektedir. Sanatkârlar genellikle padişahın ve Enderun ağaları gibi saray halkının verdiği tamir işleri ve siparişler doğrultusunda eserler vermişlerdir. Siparişler verilirken, desen, renk gibi ayrıntılar verilir, sanatkârlar ona göre eser çıkartırlardı.

Ehl-i Hiref Teşkilâtı, usta ve çıraklardan oluşan bir cemaatler bütünüdür. Her sanat grubunun ser bölüğü (bölükbaşı), ser odası (odabaşı), kethüdâsı ve çırak grubu bulunmaktadır. Bu durum genel olarak böyle olmakla birlikte, sadece ustalardan oluşan cemaatler de mevcuttur. Ancak bu cemaatler kendi hallerinde olmayıp, faaliyetlerini belli bir usule göre yaptıkları muhakkaktır. Bazı ustaların saray dışında Edirne Sarayı'na ya da başka sancaklara da giderek faaliyette bulundukları da bilinmektedir.

Ehl-i Hiref Teşkilâtı'ndan Serhâzin-i Enderun bir diğer adıyla hazinedârbaşı ve yardımcısı, hazine kethüdâsı sorumlu idi. Genellikle Has Odalılardan seçilen hazinedârbaşı; içerisinde çok değerli mücevher, kumaş, altın gibi değerli eşyaların bulunduğu Enderun Hazinesi‟nin de başında bulunuyordu. Hazinedârbaşı, sanatkârların maaşlarını verdiği gibi, padişahın özel isteklerini ustalara iletir ve malzemelerini de karşılardı. Yapılan işleri takip etmek ve cemaatlerde görevlendirilecek kişileri seçmek de hazinedârbaşının görevleri arasındaydı. Yeteneklerine göre başka cemaate geçecekler, teşkilâta yeni alınacaklar ve yapılan tüm terfiler onun arzı ile gerçekleşmekteydi. Saray hazinesinin en yetkili kişisi olarak seferlere padişah ile birlikte iştirak eder, padişahın namaz kılacağı camilere önceden giderek, hazırlık yapardı. Başka bir göreve atandığında veya görev süresi dolduğunda, hazineyi tüm ayrıntıları ile sayarak teslim etmek zorunda idi.

Ehli Hiref Teşkilâtı’na Sanatkâr Temini

Ehl-i Hiref Teşkilâtı'nda faaliyet gösterecek olan kişiler, devşirmeler arasından seçilir, becerilerini kabul ettirmiş olanlar da teşkilâta girmeye hak kazanırdı. Acemi Ocağı'nda yetişen gençler yeteneklerine göre farklı konumlara yükselmişler, içlerinden sanata yetenekli olanlar da Ehl-i Hiref Teşkilâtı'na alınmıştır.

Ehl-i Hiref Teşkilâtı kendi ustalarını bünyesinde yetiştiren bir kurum olduğu gibi, dışarıdan da pek çok yabancı sanatçı bu teşkilâta dâhil olmuştur. Seferler sırasında ustalıkları ile padişahlardan takdir görenler, saraya getirilmiştir. Özellikle İranlı sanatçıların, Osmanlı minyatür sanatında ortaya koydukları üslup dikkate değerdir. Zira incelenen defterlerdeki yabancı memleket isimleri farklı memleketlerden gelen pek çok sanatkârın olduğunun kanıtıdır. Nitekim Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran Seferi'nden dönüşte Tebriz'den çok sayıda sanatkârı İstanbul'a getirdiği ve onlara çalışma ortamı sunduğu bilinen bir vakıadır.

İstanbul'daki çarşı esnafından da sanatlarında ehil olanlar zaman zaman saraya çağırılmış, faaliyetlerini burada sürdürmüşlerdir. Bu bakımdan saray sanatkârları ile çarşı esnafının birbirleri ile bağlantılı iki kurum olduğu söylenebilir. Bunda iki kurumun da sarayın denetimi altında olmasının payı büyüktür. Saray sanatkârlarının saray hizmetinde çalışması gibi, çarşı esnafı da, ihtiyaç dâhilinde sarayın gereksinimlerini karşılamıştır. Çarşı esnafı olarak bilinen esnaf loncaları da tıpkı saraydaki gibi usta-çırak ilişkisi dâhilinde yetiştirilmiştir. Ahîlik geleneğine göre yetişen ustalar, saraydaki faaliyetlerini de bu disiplin çerçevesinde sürdürmüştür. Genel olarak devşirmelerden alınıp temelden yetiştikleri görülse de teşkilâta sonradan dâhil olup sanat öğrenenler de mevcuttur.

Ehli Hiref Teşkilâtı’nın Ücretlendirilmesi

Sanatkârlar maaşlarını üçer aylık dönemlerde hazinedârbaşı vasıtasıyla alırlardı. Ödemeler ikinci avluda bulunan Divanhâne'de yapılırdı.Üç aylık maaşları dışında yaptıkları işlere göre de ücret alırlardı. En yüksek ve en düşük ücret ortaya koydukları çalışma ile paralel bir Şekilde gitmekteydi. Kimi zaman en yüksek maaşı o cemaatin ser bölüğü veya kethüdâsı alırken, bazı durumlarda onlardan daha yüksek ücret alanlar da görülmekteydi. Bununla birlikte, ücretleri sabit kalan ustalar da mevcuttu. Sonuç olarak ücret konusunda belli bir usulün yanında, herkes yaptığı işin hakkını alırdı. Bu da sarayın sanatkârı ihya ve teşvik etmesi bakımından oldukça önemlidir.

Sanatkârların, diğer alanlarda olduğu gibi devletin belli kademelere yükselme hakları da vardı. Zaman zaman padişahların bazı sanatkârların devletin belirli kademelerine gelmelerini desteklediği görülmektedir.

Sanatkârlar, rutin işlerinin dışında yaptıkları eserleri padişaha hediye olarak da sunmuşlardır. Bu hediyeler arasında tabak, eyer, sandık, kalkan, ibrik gibi çok çeşitli hediyeler bulunmaktadır. Ustalar aldıkları ücret dışında padişah tarafından samur kürk gibi hediyelerle de ödüllendirilmişlerdir. Ayrıca cülus törenlerinden sonra da diğer
bölüklerle birlikte bahşiş almışlardır.

Ehli Hiref Teşkilâtı’nın Çalışma Mekânları

Saray atölyelerinin yeri konusunda çeşitli görüşler vardır. Özellikle en önemli atölyelerin başında gelen nakkaşhânenin yeri konusunda muhtelif düşünceler ileri sürülmüştür. Eski bir Bizans kilisesi olan Arslanhâne binasının üst katının nakkaşhâne olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Sarayın dışında yer alan Arslanhâne'nin, yabanî hayvanların tutulduğu bir mekân olarak kullanıldığı, üst katının ise nakkaşlara tahsis edildiği görüşü hâkimse de nakkaşhânenin, Arslanhâne‟nin içerisinde değil de yanındaki bir binada olduğunu ileri süren görüşler de vardır. Evliya Çelebi, seyahatnâmesinde Arslanhâne'ye bitişik bir terzi atölyesi olduğundan söz etmiĢtir. Nakkaşhânenin de Arslanhâne'nin üst katında yer aldığını söyleyen Çelebi, bütün saray nakkaşlarının bin kişi olduğunu, bunların evlerinde oturduğundan bahseder. Atölye olarak Arslanhâne gibi bir binanın neden seçilmiş olduğu konusu dikkate değer bir husustur. Ancak bu konuda yapılan çalışmalarda henüz bu konuya açıklık getirilememiştir. Ayrıca sarayın birinci avlusunda da mücevher imalatının yapıldığı, yabancı devletlere gönderilecek hediyelerin hazırlandığı bir atölye mevcuttu. Bu atölyelerin dışında, Beyazıt'taki Tavuk Pazarı'nda bir dokuma atölyesi, Eğrikapı ile Tekfur Sarayı arasında da bir cam atölyesi bulunmaktaydı. Saray terzilerinin atölyesi Alay Köşkü'nün karşısında bir bölgede, Câmeşûyân-ı Hassa cemaatinin çamaşırhânesi de sarayın içerisinde şimşirlik tarafında bir bodrum katında bulunuyordu.