Yakın Zamandan Bugüne Postmodernizm

Son 30 yıllık dönem Sanat, Reklam, İletişim, Toplum, Medya eleştirilerinin iç içe değerlendirilmesi gerektirmektedir çünkü her şey artık eskisinden daha yakındır birbirine. Fordizm ve postfordizm olarak sınıflandırılan 20.yüzyıl kapitalizmi 1950-1970 arası fordist 1970 sonrası postfordist olarak adlandırılır. Endüstriyel yaşamın örgütlenme biçimi kadar, tüketim kültürünü de işaret eder. Bu ayrıştırma beraberinde reklam metinlerinde bir değişim dönüşüm meydana getirmiştir. Kapitalizm 1970de içine girdiği krizi tüketimi merkeze alarak aşmış, o yıllardan itibaren yeni sağ politikalara yönelmiştir.Süreç örgütlü kapitalizmden örgütsüz kapitalizme geçiş sürecidir. “Toplumsal yaşamda enformasyon, medya ve göstergelerin hakim olduğu, toplumsal yapının açıklamasında yaşam tarzlarının belirleyici hale geldiği, gündelik hayatta da tüketimin üretim karşısında ayrıcalıklı bir hale geldiği postmodern kültür, postfordizm ile yakından ilişkilidir.” Sanat alanındaki postmodern değişim ilk olarak mimarideki değişimlerle ilişkilendirilmiş, daha sonra diğer alanlarda ki değişimler görülmeye başlamıştır. “Postmodernizm teriminin kaynağı mimarlıktaki belli bir akımın, özellikle Le Corbusier, Gropius ve Mies van der Rohe’nin yarattıkları uluslararası üslubun sona erdiğini ileri süren mimari eleştiriydi. Bu görüş sanat eleştirisinde modernizmin toptan yadsınması anlamına geliyordu. Buna göre modernizim hiç gerçekleşmemişti; dünyanın teknolojik harikalarla değişmiş olduğu yolundaki ütopyacı ham hayallerin ürünü; soyutlanmacı, fil dişi kule yanlısı, her sanat biçiminin özerkliğini ve sanatın sadece saf sanat konularıyla ilgilenmesini savunan bütün inancını yenilik yaratma ve şaşırtma aceleciliği yüzünden her türlü anlam evrimini engelleyen bir dizi öncü girişimlere bağlayan ve yenilik yaratmada başarısız olan bir akımdı. Bunun yanıtı ise, zaman içinde gelişen yüzeysel özet suçlamalarla değerlendirilemeyecek bir düşünceler ve yapıtlar bütünü olan modernizmdedir.

Robert Lyotard’un 1974 yılında yayınlanan Economie Libidinale adlı yapıtında Markisizmden ya da bir başka değişle moderniteden tamamen kopmuş ve ona postmodern söylem içinde ün kazandıran tezlerini ortaya atmıştır. Lyotard modernitenin temel kavramları olan akıl ve kuralı rakidal bir eleştiriye tabi tutar. Başlangıçta Marksist olan Lyotard’un, köklü değişimi dikkat çekicidir. Yeni bir arzu ve istek felsefesi kurgulayan Lyotard devletin, ailenin ve toplumun vb. yapıların arzu ve istekleri törpülediğini ve ortaya çıkacak enerji akışını engellediğini varsayma eğiliminde görülür. Ona göre Libidinal Ekonomi arzu ve isteklerin tüm yoğunluklarıyla özgürleşmesinin gerçekleşmesi durumudur. Foucault ise bilimi bir iktidar aygıtı olarak algılama eğilimindedir eksikliğine işaret etmektedir. “Böylece terimlerin hemen hepsi itibariyle ekonomik bir tarihselliğin oluşumuna bağlı olan düşünceyle zıtlaşan bir düşüncenin inşa edildiği görülmektedir. Daha öncede gördüğümüz üzere, ekonomik tarihsellik, indirgenemez ihtiyaçlar, emeğin nesnelliği ve tarihin sonu konusundaki üçlü bir teoriden destek almaktaydı. Bura da bunun tersine, ona göre bireyselliğin biçimleri, sınırları ve ihtiyaçlarıyla birlikte geçici ve tahribe yönelik bir andan ibaret olduğu sadece bu yok oluşun yolu üzerinde kenara itilmesi gereken bir engel oluşturduğu bir düşüncenin geliştiğini görmekteyiz; bu düşüncenin içinde, şeylerin nesnelliği bir görüntü, algılamanın bir kuruntusu, dağıtılması ve onları yaratan ve bir an için desteklenmiş olan olgusuz saf iradeye iade edilmesi gereken yanılsamadan ibarettir; nihayet bu düşünce açısından, hayatın yeniden başlaması, ardı arkası gelmeyen tekrarları, inadı, ona süre içinde bir sınır konulmasını dışlamaktadır. Çünkü zamanı kendi de, kronolojik bölümleri ve adeta uzaysal takvimiyle, hiç kuşkusuz bilginin bir yanılsamasından başka bir şey değildir. Bir düşüncenin tarihin sonunu öngördüğü yerde, bir başkası hayatın sonsuzluğunu ilan etmektedir; birinin şeylerin gerçek üretiminin emekle olduğunu kabul ettiği yerde diğeri bilincin kuruntularını dağıtmaktadır; birinin bireyin sınırlarıyla birlikte hayatının taleplerini ileri sürdüğü yerde, diğeri onları ölümün homurtusu içinde silmektedir. Bu zıtlık, acaba bilgi alanının XIX. Yüzyıldan itibaren artık tüm noktalarından türdeş ve tekdüze bir düşünceye yer vermediğinin işareti midir?”47

Acaba güvenli bir bilgi olanaklı mıdır? Foucault’a göre Marx ya da Hegel gibi tarihin evrimsel öyküsünü yazmak keyfi bir totalleşmedir ve bütün totalleşmelerde olduğu gibi hiçbir meşruiyet temeli yoktur.48 Foucault kanıksanmış yaşamın değerlerini sorgulayarak bireylerin şüphelerini derinleştirirken ,Baudrillard ise postmodern dünyanın umutsuzluğuna sevk eder. Artık gerçek bir dünyanın varlığından söz edilemez similasyon heryanı sarmıştır .Bizansın ikonataparlarının tanrıyı tüm yücelikleri ile betimledikleri savıyla tanrıyı görütülerle yansılayarak onun varlığı sorununu unutturmalarını böyle bir sorunun artık gündeme bile getirilmemesi durumunu günümüzle ilişkilendirerek anlatır Baudrillard. “Tanrı kaybolmuştu, Ölmemiş, kaybolmuştu. Daha açık bir söyleyişle bu soru artık gündeme bile getirilmiyordu. Simülasyon aracılığıyla bu sorun çözülmüştü. Bu dünyanın gerçeği ya da gerçekliği sorunu karşısında, bizde aynı davranışı gösteriyoruz: bu sorunu teknik simülasyonla ve içinde görülecek bir şey olmayan görüntülerin bolluğuyla çözdük. Böylece kehanet gerçekleşmiştir: gösterinin en yüce işlevinin gerçekliği ortadan kaldırmak ve aynı zamanda bu kayboluşu perdelemek olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Günümüzde kitle iletişim araçları farklı bir şey yapmıyor. Bu nedenle aynı yazgıya boyun eğmiş durumdalar.” 49 Sanat ve medya iletişim organlarıyla ilgili fikri en çok dikkat çeken düşünürdür. Baudrillard’ın Warhol’la ilgili düşüncesi özellikle dikkat çekicidir: Warhol bu dünyayı tüm açıklığıyla olumluyordu; onun sergilediği oyun duchamptan sonra sanatın yeniden düşünülmesi gerektiği sorusunu sorduruyordu. “Warhol benim için modernliğin kurucularındandır (bu biraz parodoksal bir durum, çünkü modernlik genelde daha çok bir yıkım süreci olarak düşünülür; ama onda hiç te intihari veya melankolik olmayan bir şenlik duygusu vardır, çünkü son kertede, warhol böyle biridir: cool’dan öte tamamen umursamaz, saygısız. Onunkisi mekanik züppeliktir, bende estetik ahlaka yönelik böyle tahrikleri seviyorum) Warhol bizi estetikten ve sanattan kurtarmıştır.

Warhol, yaratıcı eylemden kendini çekerek, sanatın öznesini, sanatçıyı ortadan kaldırma yolunda en uç noktaya gitmiştir. Bu mekanik züppeliğin arkasında, aslında nesnenin, göstergenin, imgenin, simülakrın, değerin gücünün tırmanması, fiiliyata dönüşmesi yaratmaktadır ki bugün bunun en iyi örneğini sanat piyasası oluşturmaktadır. Bu, şeylerin gerçek ölçütü olarak ücretin yarattığı yabancılaşmanın çok ötesine uzanır: Bizatihi piyasa kavramını parçalayan ve aynı zaman da sanat eseri olarak sanat eserini ortadan kaldıran bir değer faşizmi yaşatıyoruz. Andy Warhol’da artık ne bir avangardın parçasıdır ne de bir ütopyanın. O ütopyayla hesabını kapatmıştır çünkü ütopya fikrini gönül rahatlığıyla erteleyip duran diğer sanatçıların tersine oütopyanın bağrına, yok-yerin bağrına bodoslama dalar. O kendini bu yok-yerle özdeşleştirmiş, ütopyanın tanımı olan bu yok-yer haline gelmiştir. Avangardın uzamı boyunca ilerleyerek, avangardın işgal etmek için yanıp tutuştuğu yere ulaşmıştır: hiçbir yere. Ötekiler sanat ve estetik aracıyla dolanıp durmanın [detour] hızıyla yetinedursunlar, Warhol basamakları atlayıp tek bir hamlede döngüyü tamamlamıştır”50 Lev Kreft yeni durumu şöyle analiz eder: Postmodernizm siyasi sanatın bir anlamda sonunun ilanıydı ister avangard olsun ister totalilermiş rejimler veya başka siyasi haraketler bağlamında gelişen sanat olsun aynı duruma maruz kalmışlardı.” Örneğin Arthur Danto, ‘‘sanatın sonu’’dan söz ederken, siyasi sanat ideolojilerinin ve tarihsel ilerlemeciliğin sanat ideolojilerinin sonunu kastediyordu. Postmodernizmin ‘‘her şey mübah’’ [anything goes] sloganının içerimlerinden biri de görelilikti veya sanatın öneminin, amacının, değerinin belirsizliğiydi. Ama bu görelilikten gerçekte postmodernizm sorumlu değildi.

Postmodernizmin yaptığı, sanatta metalaşma, ticarileşme, küreselleşme, medyalaşma ve post-sanayileşme süreçlerinin doğurduğu sonuçları özetlemekten ibaretti.

Son dönemde bu konuda yazılan metinler içinde etkileyici olanlardan biri de Donald Kuspit’in sanatın sonu adlı kitabıdır.Kuspit bu yayınında Duschamp’tan Warhol’a, Alan Kaprow’a kadar sert eleştiriler yöneltmektedir. Kaprov’un özgün sanatçıya ve yüksek sanata ihtiyaç olmadığı yönündeki düşüncesi ve postsanatçı olarak Warholu işaret etmesini ve Warho’lun gündelik nesneleri kendi adını adeta markalaştırarak satışa sunmasını eleştirir Kuspit. Ona göre Warhol’un kendiside Coca Cola ve Campel çorbaları gibi marka olmuştur.Warholun 1950li yıllarda biriktirdiği kurabiye kavnanozları ve fiesta ürünlerinin sanat eseri gibi 2002yılında sergilenmesini postsanatçı ile bağdaştırılınca nesnelerin nasıl sanat yapıtına dönüşeceğinin bir göstergesi olarak sunar Kuspit. Bu sanat değil bir pazarlama başarısıdır Sanat yapıtının aurası ve estetik değerinin savunucusu olarak devam eder.

Geometrik Lekeler

“Postsanat tamamen sıradan sanattır. Gündelik sanat olduğuna şüphe yoktur; ne kiç ne de yüksek sanattır; bu ikisinin ortasında duran, gündelik gerçekliği çözümlermiş gibi yaparak aslında onu allayıp pullayan sanattır. Postsanat gündelik gerçekliğe eleştirel yaklaştığını iddia eder, ama aslında farkında olmadan onunla uyum içinde kalır. Postsanatta yaratıcı imgelem ile postsanatın hammade olarak kullandığı sıradan gerçeklik arasındaki fark bulanıklaşmıştır; bu nedenle toplumsal bir hammaddenin mekanik bir röprodüksiyonunun yapılması, hayal gücünün başarısı sanılmaktadır. Kimi zaman postsanatsal bir röprodüksiyon belirli ölçüde ironik bir espri ya da kara mizah içerebilir –burada model alınan kişi Duchamp’tır- ve bu çalışanın yaratıcı bir dönüşüm olduğu iddiasında bulunabilir, ama aslında hammaddeyi, gündelik bağlamında asla erişemeyeceği ölçüde, toplumsal açıdan dikkat çekici hale getirmiştir. Sunum ölçeği dışında hiçbir şey değiştirilmemiştir; eserin yanına, kimi zaman açıklama yerine geçen bir tanımlayıcı etiket konulur, sanki konuyu adlandırmak onu anlamak demekmiş gibi.”52 Hirst’ün bir işini (kültablasını) kapak resmi olarak kullanan Kuspit Hirst’üde olumsuz eleştirisinden mahrum bırakmamıştır. Hirst’ün çöp sanılarak galerideki temizlik işçisi tarafından süpürülerek atılan işi üzerinde durur Kuspit temizlikçinin bu hareketi postsanata getirilen en keskin eleştiridir. “Hirst, çöp eserinin –atölyesinde çöp yığınının- çöp sanılmasından memnundu ‘‘sanatının sanat ile günlük olan arasındaki ilişkiyi anlattığını’’ doğruluyordu. Peki bunlardan hangisi doğru? Günlük yaşamın sanattan daha ilginç olduğu mu, yoksa sanatın ancak günlük yaşamla karıştırıldığında ilgniç olduğu mu? Halbu ki günlük yaşamla karıştırılması, salt sanat galerisi olarak adlandırılan bir yerde sergilenmesi ve böylece sanat olarak kurumsallaştırılma yoluna girmesi nedeniyle kazandığı sanat kimliğini yitirdiği anlamına gelir. Açıkça görüldüğü üzere temizlikçi gerçek bir eleştirmendi.

 

John Berger’de kapitalizmin geldiği son noktadan rahatsızlık duyan Marksist entelektüellerden biridir. Eleştirisinin reklamların kullandığı dile yöneltir.

Reklam tüketici toplumun yarattığı kültürdür. Toplumun böylece kendine olan inancını imgeler yoluyla çoğaltarak sürdürür. Bu imgelerde yağlıboya dilinin kullanılmasının birçok nedeni vardır. Yağlıboya resim her şeyden önce özel mülke sahip olmanın sevincini yansıtıyordu. Bir sanat türü olarak yağlıboya resim, neyin varsa sen osun ilkesinden yola çıkmıştır.

Bergere göre günümüzün reklamcıları sanatçılardan çok daha iyi çözmüşlerdi yağlı boya resmin dilini, yağlı boyanın malzeme olarak kullanışlılığından kaynaklanan benzetim yolu ile yanılsama yaratma gücünden ,kompozisyona ,içeriklerin gösterilme biçimine kadar pek çok şey onlara ilham vermektedir.

Etkili bir eleştirel yaklaşım gerektiren diğer bir Marksist yazar Guy Debord’dur. Gösteri yolu ile nasıl bir yanılsama yaratıldığı üzerinde durur ve gösterinin indirgemeci yapısını gözler önüne serer Debord. “Giyimden şarkıcılara dek modanın bile durgunlaştığı, geçişi unutmak isteyen ve artık bir gelecek inancı taşımayan bir bugünün oluşturulması kesintisiz bilgi akışıyla sağlanmıştır ve bu bilgiler ısrarla haberlermiş gibi duyurulan, ama aslında dönüp dolaşıp aynı önemsiz şeyler listesine geri dönen bilgilerdir. Bu arda, gerçekten değişen şeylerle ilgili son derce önemli haberler ise nadiren ve düzensiz bir şekilde verilir. Bu haberler, her zaman bu dünyanın kendi varlığını açıkça suçlamasıyla ve programlı bir şekilde kendi kendini yok etme aşamalarıyla ilgilidir. Gösteri hakimiyetini ilk hedefi, tarihsel bilgiyi genel anlamda yok etmekti; ve bu en yakın geçmişle ilgili hemen hemen bütün enformasyonlar ve makul yorumlarla başlamak suretiyle gerek yoktur. Gösteri, insanların olup bitenleri görmezlikten gelmelerini ve yinede anlaşılabilen bir şey varsa bunu derhal unutturmayı büyük bir ustalıkla başarır. En önemli olan şey en gizli tutulandır”.

 

1980’de ölen iletişim alanının etkili ismi Mcluhan farklı bir bakış açısına sahipti hatta bir dönem Baudrillard’dın Mcluhan’dan etkilendiği görülür. Televizyon insanın duyular sistemini tamamlar. Her yere yönelebilen göz ve her şeyi duyabilen kulakla ; Batı uygarlığının temel dayanağı olan ses ve görselliğe dayalı bir metafor olan yazmayı hükümsüzleştirir.Televizyon sayesinde sadece görerek değil , aynı anda bütün duyular aracılığı ile ‘‘İşte siz ordasınız’’ duygusu kazanılmış olur. İnsanların Televizyonu bir tehditmiş gibi algılamaları’nında altında yatan ,aslında bu durumdur ancak bu sayede gelişen duyarlılık ve farkındalık oldukça olumlu bir gelişmedir Mcluhan’a göre. “Başkan Kennedy’nin cenaze töreni, bir oluş, bir cemaat oluşturmada televizyonun ne büyük bir güce sahip olduğunu apaçık ortaya koymuştur.

Bütün bir topluma, bir ritüele birlikte katılma olanağı sağlamıştır. Televizyonda görüntüler doğrudan doğruya size gösterilmektedir. Perde siz olmaktasınız. Görüntüler, imgeler etrafınızı sarar. Görüntü sizde sonlanır. Bu durum bir çeşit olayın içinde olma, Doğu sanatındaki gibi, içerden bakış (içimizden yola çıkma) yetisi kazandırmaktadır. 56 Matbaanın bulunuşunun insanların birbirlerine yabancılaşmasında önemli bir etken olarak gören. Mcluhan iletişim ve teknolojinin olanaklarıyla yeni bir sosyal ilişki kurma biçimi doğduğunu savunmaktadır.adeta sözlü kültürün yeniden yaşam bulduğu izlenimi verir. Mcluhan’ın savlarına olumlu yada olumsuz yalklaşımlar bir yana bu gün Twitter,Facebook gibi paylaşım siteleri varlıkları ile Mcluhanı doğrular niteliktedir. Kültür kontrollü ve indirgenebilir olmaktan çıkmıştır onun bakış açısı ile. “Herhalde okur yazar olmayan bir toplumda bir dilbilgisi hatası yapmak olanaksızdır, çünkü zaten hiç kimsenin dilbilgisinden haberi yoktur. Sözel ve görsel düzen arasındaki fark, dilbilgisi olmayanın karşılıklarını ortaya çıkarır. Aynı şekilde, on altıncı yüzyıldaki imla reformu tutkusu, görüntü ve sesi birbirine uydurmaya yönelik yeni çabadan doğmuştu. Sir Thomas Smith ‘‘bir harfin, onu sadece tek bir sese uygun kılan bir içkin doğaya sahip’’ olduğunu ileri sürmüştü. Bu, matbaanın doğal kurbanı olan, ‘‘her seferinde tek şey’’ fikridir.”

 

Buradaki eleştiri çeşitliliğinin. Günümüzü açıklamakta kısıtlı kalacağı düşüncesi çok yanlış olmaz. Şuan da vaka (olay) halinde olunması da süreci netleştirmekte ki en büyük engellerden biri son yıllarda kültürün ve sanatın yapılandırılmasına ilişkin pek çok kitap çıkmakta piyasaya: Kültür Endüstrisi ‘‘Parayı verdi düdüğü çaldı’’, ‘‘New York Modern Sanat Düşüncesini Nasıl Çaldı?’’ gibi geçmişe dönük amerikan kültür politikaları ifşa eden yayınların yanı sıra günümüzün medya, reklam, sanat, ticaret sarmallarını anlatan, Kültürün özelleştirilmesi , No Logo, Sanat Mezat gibi yayınlar da vardır. Sanat üretmeye dair masum bir inancın varlığı içinde olanlar için hergün biraz daha görünür kılınan organizasyonun büyüklüğü oldukça ürkütücü. “Son on yılda, Amerika’da şehirlerin yoksul mahallelerinde yaşayan genç siyah erkekler ödünç alınan ‘‘anlam’’ ve kimlik kaynağı olarak marka patronları tarafından en çok faydalanılan grup olmuştur. Bu Nike ve Tommy Hilfiger’ın başarısının anahtarıdır; rap’in, MTV ve Vibe (kitlesel pazarlanan ilk hip-hop dergisi, 1992’de kuruldu) tarafından genç kültürün genişleyen ilgisine sunulduğu anda onlara hip-hop tarzı getiren fakir çocukların, her ikisinin de marka süperstarlığına fırlamasında rolü büyüktür. Sokak Trendi’nde Lapiano-Misdom ve De Luca, ‘‘Hip-hop nesli bir tasarımcıyı ya da büyük bir markayı sahiplenen ilk nesildir, onlar o markayı ‘büyük kavram’ modasına dönüştürürler. Ya da ifadeleriyle onu ‘şişirirler’ demektir. “58 Marks kapitalist sistemin kendisini yeniden üretime yeteneğini görerek işçi sınıfına sesleniyordu: ‘‘Bütün ülkelerin işçileri birleşin!’

 

Bugün gelinen durum Fukuyama ’nın müjdesi Marks’ın öngörüsü mü?

Lytrod’dan, Focaul’a veya Mcluhan’a bugünün analizlerinin doğruluğunu şüphesiz zaman gösterecektir.

Reklam ve Sanat Üzerine Yaklaşımlar - Özet Bilgi

Reklam ve sanat özünde ayrı kavramlar olsa da kapitalizmin aracılığıyla zorunlu bir kaynaşmaya itilmiş görünüyorlar. Kapitali elinde tutan güçler sanatın kendilerine sağlayacakları tarihselliği ve mistizmi kendi elitist tutumları ve bu elitizmin sağlayacakları adına olumlu bulmaktadırlar. Özellikle resim sanatının tarihsel süreçte elde ettiği anlatım özellikleri sinema, fotoğraf gibi reklam alanı içinde oldukça kullanışlıdır. Ancak tüm bunlardan tehlikeli olan, sanatın anlamının anlam üreten öznesinin yani sanatçının yitimidir. Kurumsallaşan sanatın yarattığı büyük tehlike sanatçıları en üst düzeyde bile düşünecek olursak ‘‘zihin emekçisi’’ haline getirmek olacaktır. Sanat sanatçının olaylar karşısındaki subjektif ifadesi olmaktan çıkarılma eğilimindedir, kavramlar, düşünceler şirketlere ve onlara bağlı çalışan Küratörlere aittir. Sanatçılar ise varlık alanını bu pota içerisinde sürdürmeye çalışan insanlar olma durumuna itilmektedir. Bağımsız çalışan sanatçılar ise varlıklarını ortaya koyacak mecralar bulmakta ve üretimlerini devam ettirmekte maddi manevi zorluklar içine itilmektedir. Her şey bir halkla ilişkiler ve pazarlama çalışmasına dönüşmektedir.

Reklam sektörü, sürekli olarak sanatın insani ve estetik alanını kendine evirmeye çalışmaktadır. Bir yandan sanat yoluyla popülerlik sağlarken, sanatı popüler kılıyorum tutumuyla vefalı görünme ikiyüzlülüğünü elinden bırakmamaktadır.

Sanat ise bir yandan, reklamlar ve kurumsallaşmayla popülerleşirken bir yandanda ehlileşiyor ve aykırı olan yanlarını ilginçliğe, sansasyonelliğe devrediyor. Küresel şirketlerin elinde havai fişek gösterisi tadında bir etkinliğe dönüşüyor sanat. İlginç olan bunun böyle olması gerektiği söylenmiyor kimseye: Galeriler, kataloglar, medya organları aracılığıyla üretilen anlam sanat üreten insanların belleklerine yerleştiriliyor. Günümüzde neyin sanat olduğunu, neyin sanat olabileceğini veya neyin sanat yapıtı olmaktan çıkabileceğini en iyi Charles Saatchi biliyor.

Gerçekte  günümüzde, piyasayı temsilen reklam sektörünün  sadece sanat üzerinden yürüttüğü bir faaliyet  değil bu durum. Çevremize şöyle bir bakılacak olursa  eğitim, sağlık, spor, siyaset gibi alanları ve  bunlardaki ticari dönüşümün ne kadar ileri düzeyde olduğu görülebilir. Çünkü reklamlar kapitalizmin üretici dili olmak zorundadır. Günümüz dünyasının üretim-tüketim ilişkileri açısından incelendiğinde ihtiyaç fazlası bu kadar ürüne pazar sağlamak için bunun ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkacaktır. Aynı zamanda reklamlar bugün sistemin kendini yeniden üretmesinin tek yoludur; ve şimdi daha büyük amacı var reklamın gerçekliğinin sınırını çizmek çünkü(Ütopyalar din, ideoloji ,ve mitlerden alınarak yeryüzüne indirilip tüketime indirgenmiştir) hayallerin kaybolmuş artık her şey görünür kılınmıştır. Umut ve umutsuzluk yok edilmiş, kabullenmenin verdiği rahatlık ve haklılık hissi her yanı sarmıştır. Medyanın dili tamda bunu yapmaktadır ve dili kullananlar artık her şeyi ele geçirmiş görünüyor.

Her şey basit, anlaşılır, insani ve mutluluk vericidir. Hayat tümüyle eğlenceli bir etkinliğe dönüştürülmüş olduğundan bireylerin tek görevi haz almaktır. Çünkü gördüğümüz bildiğimiz her şey odur. İç gerçeklik, dış gerçeklik, bilinçaltı, bilinçdışı hepsi anlaşılıp sınırları çizilmiştir. Bu karamsar tablo her reklam tabelasının, vitrin düzenlemelerinin hatta daha da ileriye götürerek TV dizlerinin, bir takım sinema filmlerinin, giysilerimizin bile bize yaptığı şeydir. Çünkü her şey kolay ve anlaşılır olmaya, ışıltılı ve renkli olmaya çalışmakta. Sahip olursanız güvenli ve eğlenceli bir yaşam sizi bekliyor, sahip olamazsanız yoksunuz demektedir. Bu gözleri kör, kulakları sağır eden “reklam gerçekliğidir” tüm imajları ve nesneleriyle her gün haykırıyor insanların yüzüne: Korkun! sahipseniz kaybetmekten, sahip değilseniz elde edememekten. Bu durum korkan ve korktuğu için saldırganlaşan güvensiz tehdit altındaki insanın ilkel mağra insanına doğru olumsuz dönüşümüne neden olmaktadır ve birey için diğerinden tümüyle uzaklaşıp onu ötekileştirmenin kaynağıdır.

Ne yapmalı sorusunun yanıtını  günümüz sanatçıları değişik şekillerde vermeye çalışıyorlar aslında. Cindy Sherman, Barbara Kruger gibi medya ve tüketim kodlarını kırmaya çalışıyor. Kimileri Holzer gibi özlü sözlerini kamuya açık alanlarda yayınlıyor. Hakan Onur Walt Disney’in çizgi karakterini bir tehdit unsuru olarak olarak kullandığı resimler yapıyor. Şüphesiz popüler imgeler bugün sokaktaki insanın doğasında sanat tarihinin imgelerinden ve bizim imgelerimizden çok daha fazla biliniyor ve medyanın (tüketim kültürünün) sunduğu görüntülü gerçekliğin kodları bu yolla kırılabilir ve yarının tüm umudu yine yazın ve sanatın ellerinde görülüyor.

Moda ve Sanat Alanında İlginizi Çekebilecek İçerikleri

Sanat Nedir? Geçmişten Günümüze Moda Reklam İlişkisi

Moda Nedir? Moda ve Sanat İlişkisi Nasıl Kurulabilir?

Moda, Modanın Tarihçesi ve Geçmişten Günümüze Ünlü Modacılar