16 Temmuz 2016 - Yorum Yazılmamış!

Türk Resim Sanatına Büyük Katkı Sağlayan 26 Resim Sanatçısı

Önceki blog içeriklerimizde Türk Resim Sanatı üzerine değinmiştik. Bu makalemizde Türk Resim sanatına katkı sağlayan değerli 26 resim sanatçısı hakkında detaylı bilgi vereceğiz.

  1. REFİK FAZIL EPİKMAN
  2. TURGUT ZAİM
  3. NURULLAH BERK
  4. EŞREF ÜREN
  5. HALİL DİKMEN
  6. ORHAN PEKER
  7. BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU
  8. NEŞET GÜNAL
  9. CEVAT DERELİ
  10. NURİ ABAÇ
  11. CİHAT BURAK
  12. ŞEFİK BURSALI
  13. MEHMET YÜCETÜRK
  14. ARSLAN GÜNDAŞ
  15. ŞADAN BEZEYİŞ
  16. ŞEREF AKDİK
  17. DURAN KARACA
  18. FİKRET OTYAM
  19. DİNÇER ERİMEZ
  20. MUSTAFA AYAZ
  21. NEDİM GÜNSÜR
  22. MÜRŞİDE İÇMELİ
  23. ERCÜMENT KALMIK
  24. İBRAHİM BALABAN
  25. KAYIHAN KESKİNOK
  26. RAMİZ AYDIN

1) REFİK FAZIL EPİKMAN (1902-1974)

Refik Fazıl Ekipman - Resim

1902 yılında İstanbul’da doğmuştur. Davutpaşa İdadisi’nde ortaöğrenimini tamamladıktan sonra Sanayi-i Nefise Mektebi’ne (Güzel Sanatlar Akademisi) giren Refik Epikman, Şeref Akdik, Cevat Dereli ve Mahmut Cuda ile birlikte devlet hesabına öğrenim için Paris’e gönderilmiştir. Burada üç yıl Julian Akademisi’nde devam etmiş ve 1928’de yurda dönmüştür.

Yurda dönüşünde Güzel Sanatlar Akademisi’nde kısa bir süre öğretmen yardımcılığı yapmıştır. Daha sonra Ankara’ya yerleşerek uzun yıllar öğretmen ve sanatçı olarak çalışmıştır. Ankara Lisesi’ndeki öğretmenlik görevini, Resim-İş Bölümü’nün kurulmasında büyük çaba gösterdiği Gazi Eğitim Enstitüsü’nde sürdürmüştür. Resim-İş Bölümü’nün kurulması amacıyla incelemelerde bulunmak için Almanya’ya gönderilen eğitimciler arasında yer almıştır.186 Dış memleketlerde açılan sergilere katılmış, her yıl açılmakta olan Devlet Resim ve Heykel Sergilerine aralıksız katılmaktadır. Müstakil ressamlar ve heykeltıraşlar birliği kurucularındandır.

Sanatçılara yurt manzaraları yaptırmak amacıyla düzenlenen gezi programları çerçevesinde Hatay’a gönderilmiştir. 1966 yılına kadar, kurulmasında öncülük yaptığı Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümünde atölye hocası olarak görev almıştır. Özellikle de genç kuşakların yetişmesinde etkili olmuştur. Uzun sürede halk evlerinde, güzel sanatlar kolu başkanı olarak görev yapmıştır.

1939 yılından başlayarak, 30 yıl süreyle Ankara Halkevi “Ar Kolu” başkanlığı sırasında, ünlü ressamların tablolarından oluşan röprodüksiyonlarla süslemiş ayrıca sanat kitaplarının yer aldığı bir kütüphane kurmayı da başarmıştır. Burada ilk kez canlı modelden desen çalışan bir atölye kurmuştur.

Ancak 1960’lardan sonra yaptığı vizyonlarında yavaş yavaş soyuta geçmiştir. Ölümüne yakın yıllarında ise ele alış şeklini biraz değiştirmiştir. Erken dönemlerindeki renkçiliğine eğilmiştir. Refik Epikman, Türk resim sanatına mekân, hacim ve kompozisyon uygulamalarıyla çoğulcu bir sanat anlayışı getiren sanatçılardandır ve yaşamının son dönemine kadar içten bir uyum göstermiştir. Yalnız, bu uyumun temelinde, konuyu şematizme formlara indirgeme amacının da önemli bir payı bulunması, onun kuşağının diğer ressamlarından ayırır.

Manzaralarında da zenginleşen geniş mekân izlenimleri, ıssız doğa güzellikleri, aynı renk ve leke anlayışı ile doğanın gizemli, görsel değerlerinin algılanmasını sağlamıştır. Refik Epikman 1960 yılından sonraki eserlerinde soyut renk ve biçim uygulamalarına eğilir ve bu resimlerinde, tuval yüzeyine dağılan geometrik renk yüzeylerinin görsel ve duygusal çağrışımları serbest fırça vuruşlarıyla dinamizm kazanır.

Sanatçının daha erken dönemlerine ait ve incelenen eserler arasında yer almayan ancak bizlere şehir yaşamından bir kesit sunan Bar adlı çalışmasında piyanist ve dans eden figür gereksiz ayrıntılardan soyutlanmış ve heykelsi bir form niteliği taşımaktadır. Sağ ve sol tarafta yer alan figürlerin yarısının gözükmemesi sanatçının amacının ortamı yansıtmak olup figür kaygısı gözetmediğinin bir ifadesidir.

2) TURGUT ZAİM (1906-1974)

Turgut Zaim

İstanbul’da doğdu. San Joseph Fransız Lisesinden mezun olduktan sonra, Sanayi-i Nefise Mektebine devam etti. Çallı atölyesinde çalıştı. 1924-28 yılları arasında Paris’te çalışmalarını yürüten genç ressamlara katılmak üzere Fransa’ya gitti. Orada kısa süre kaldı. Turgut Zaim Paris’te, arkadaşlarına “benim burada öğreneceğim bir şey yok” demiştir. Daha sonra anlaşıldı ki, bu tutumu Batı etkisinden kaçış değil, doğuştan varlığında yaşayan bir kişiliğin kendini bulma çabasından geliyordu. Kendisini batı sanatına yabancı buluyordu. İstanbul’da İbrahim Çallı’nın atölyesinde resim sanatının ilkelerini öğrenmişti. Bu da ona çalışmalarını yapabilmesi için yeterli geliyordu.

Yurda dönüp, öğrenimini Sanayi-i Nefise Mektebinde sürdürmek istedi. Ancak okuldan soğuduğu için bunu da gerçekleştiremedi. Konya’da resim öğretmenliği yaptı. 1939’da dönemin tek parti yönetimi CHP tarafından Anadolu’ya gönderilen ressamlar arasında yer aldı. Başta Kayseri olmak üzere Anadolu’nun çeşitli görünümlerinden ve yaşam biçiminden etkilendi. Devlet tiyatrolarında dekoratör olarak çalıştı.

Sanatçının resimlerinde Anadolu’ya yöneliş diğer ressamlarda olduğu gibi sadece konu yönüyle değil, teknik yönle de olur. Önce konu olarak kendi gerçeklerine yönelen sanatçılar artık biçim olarak da kendi değerlerinin izlerini sürerek minyatüre ve eski Türk sanatlarına yöneleceklerdir. Toplumun her kesitinden ele aldığı insanları, yaşantı içinde Turgut Zaim Yörüklerin yaşamını işleyerek yöresel nitelikleri yapıtlar ortaya koymuştur196. Turgut Zaim (1906-1974), Batı resmine bağlı olmakla birlikte geleneksel Türk biçim ve renk duyarlılığını yaşatma isteğini yansıtıyordu. Minyatür düzelmemelerinden köylü nakışlarına kadar birçok yerli unsuru yıllar boyu kararlı tutumu ile kendisine özgü biçimde araştıran ve deneyen bir sanatçıdır197. Turgut Zaim, aynı zamanda folklor ressamı olarak da tanınmaktadır. Sanatçı, Avrupa resminin öykünmeciliğine karşı çıkmış, özellikle köylülere, Yörüklere, Türkmenlere ve Avşar köylerine yönelmiştir. O resimlerinde Anadolu yaşamının katı gerçeklerinden Avşarların konargöçer yaşantısından, mutluluk dolu bir dünya oluşturur. Ama katı bir Anadolu gerçekliği değildir yaptığı.

Turgut Zaim, folklorik öğelerle çevrelenmiş Yörük köylülerinin mutlu yaşantısını, yer yer minyatürü çağrıştıran, saf ve düz olarak sürülmüş lekelerle işlemiştir. Zaim'in yerelliği daha çok halk motifleri ve konuya dayanır. Teknik olarak farklı fakat konu yönüyle aynı biçimde Anadolu kadınının yaşantısını ortaya koyar. Resimlerde artık çarşaf ve peçeye değil Anadolu’nun yerel kıyafetlerine, utangaç ve saklanmaya çalışan kadınlara değil, gururlu kadınlara rastlarız. Turgut Zaim'de figür genel bir tip olarak işlenmiş ve yalınlaştırılmıştır. Figürler yoğun olarak kullanıldığı halde amaç daha çok bir yaşam sürecinin öyküsünü anlatmaktır.

“Zaim, belgeci bir kesinlik, sıcak bir içtenlik ve duyarlılığını yitirmeyen bir süreklilik ve tutarlılıkla Anadolu köylü ve göçer yaşamından sahneleri, resminde büyük bir başarı ile uygulanmıştır. Turgut Zaim, Paris'te çok kısa süren deneyimi, sırasında, bunun Türk sanatçısına fazla bir yarar sağlamayacağına inanmış ve bu kentten çarçabuk yurda dönmüştür. Eski orta oyunu gibi tarihsel seyirlik türü konulara da ilgi duyuyor ve sanatında Türk minyatür resminin, geometrik kompozisyon ve şematik figür esprisinden hareketi tercih ediyordu. Turgut Zaim, üslûp karakteriyle geleneksel biçim iradesine bağlılığı yeğlemiş ve buna nitelikçe çağdaş bir anlam da verebilmiştir. Bazı aydın kesimlerde zaman zaman moda olan, bayağılaşan folklor sevgisi, Turgut Zaim'de her zaman taze, yeni ve özentisiz bir duyarlık kaynağı olarak kalmıştır. Ankara Devlet Tiyatrosu'nun dekoratörü olarak hayatını sürdürmüş olan sanatçının yapıtlarında, resim dekorunun bir çeşit sahne fikri olarak karşımıza çıkması ilginçtir”199 diye yorumlanmaktadır.

Genellikle köylü kadın çalışmaları olan sanatçının Üç Güzeller adlı eseri istisnai bir durumdur. Bozkır kadınlarında sonra yaptığı bu çalışmasında mitolojik bir konudan esinlenmiştir. Resim dikkatlice incelendiğinde figürlerin yüzlerinin daha önce resmedilen köylü kadınlara benzediği görülür. Kadınların başka ortak noktaları da vardır. Gençliklerine, güzelliklerine ve dişiliklerine diğer resimlerde olduğu gibi masum ifadeler eklenmiştir.

3) NURULLAH BERK (1906-1982)  

Nurullah Berk

Sanayi-i Nefise Mektebi’ni bitirdikten sonra 1924 yılında Paris’e kendi olanaklarıyla giden sanatçı Paris Ulusal Güzel Sanatlar Akademisi sınavını kazanarak Ernest Laurent Atölyesi’nde 1928 yılına dek öğrenim görmüştür. 1932’de tekrar gittiği Paris’te bu defa Andre Lhote ve Fernand Leger Atölyeleri’ne devam etmiştir201.

N. Berk, D Grubu’nun ilk yıllarında yaptığı soyut geometrik kompozisyonların yerini bir süre sonra gerçekçi bir yaklaşımın izlerini taşıyan kadın figürleri alacaktır. Ancak; bu resimlerde de kübizmin silindirik biçimlerinin ve resimde hacmi ortaya çıkarmaya çalışan keskin hatlı çizgilerin ağırlık taşıdığı izlenir. Daha sonraki yıllarda ise sanatçı yöresel motifleri kullanmaya ağırlık vererek, iki boyuta dayanan çizgiselliği benimsemiştir.

Nurullah Berk’in sözlerinden de anlaşılacağı üzere kadın portreleri Ütü Yapan Kadın ve Gergef İşleyen Kadın konulu resimleri Batılı kaynaklarla Türk sanatı sentezi yaratma çabasının ürünüdürler. Sanatçı bu resimleri yaptığında gerçekten gergef işleyen veya ütü yapan bir kızı resmetmemiş, minyatür renkleriyle, kübist bir alt yapı üzerine biçimsel bir düzen kurmuştur203. Turan Erol, Nurullah Berk’in kent kadınları ile Turgut Zaim’in köylü kadınlarını karşılaştırır:

“Yaylada, pazar yerinde durup bekleyen, çorap ören, yün eğiren Avşar kadınlarındaki düz damlı, kerpiç ya da taş ev yığınlarının önünde bekleşen köylülerindeki dinginliği, arınmışlığı Nurullah Berk kentli kadınlarda ev içlerinin sıcaklığında araştırır. Fırtınalı denizler ortasında bile durağan kadınları.... Atölyede çizilmiş çıplaklardan ya da kuramsal natürmortlardan sonra oda içinde, masa başında, gergef önünde, ütü, nakış dikiş gibi bir işle uğraşır görünen uyuklar gibi duran kadınları...”.

4) EŞREF ÜREN (1897-1984)

Eşref Üren

1920-21’de İbrahim Çallı’nın yönlendirmesiyle Sanayi-i Nefise Mektebi’nde konuk öğrenci olmuştur. 1922-1924 yıllarında İbrahim Çallı’dan özel dersler alır. 1928’de Paris’te Andre Lhote Atölyesi’nde çalışmıştır. Türkiye’ye döndükten soma Erzurum ve Sivas Öğretmen okullarında resim öğretmenliği yapmıştır205. 1938’de tekrar Paris’e dönene kadar geçen on yıl arasında, sanatçı A. Lhote’un etkisiyle bir dizi kübik anlayışta kadınları konu edinen resimler yapmıştır. İkinci kez Paris’e gittiğinde, bu defa Otton Friez’in derslerine devam eder. II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla geri dönen Eşref Üren, Ankara’ya yerleşerek öğretmenlik yapmaya devam etmiştir.

"Resim tekniğine sahip olduğu kadar resmettiği mevzuların şiiriyetini kavrayan ve ifade eden hisli bir ressam olan sanatçının eserlerinde görülen titreklik, ürkeklik gerçek bir kudret ve olgunluğu gizler" diyen Nurullah Berk;

E. Üren'in yıllar içinde renk zenginliğini geliştirdiğini ve muvaffak olduğunu, fırça oyunlarından ve gösterişten kaçındığını da sözlerine ekler207. D grubu etkinlikleri içinde eserler vermiştir. 1950’li yıllar boyunca, sert kontrastlarla, lekeci bir anlatımla gerçekçi resimler yapmıştır. 1960’lardan sonra tekrar izlenimciliğe sahip çıkmış ve yaşamının sonuna kadar, bu anlayışta enteriyör, natürmort manzaralar yapmıştır.

5) HALİL DİKMEN (1906-1964)

Halil Dikmen Tablosu

1927’de Sanayi-i Nefise Mektebi’nden mezun olan sanatçı, Avrupa sınavını kazanmasıyla 1928’de Paris’e gönderilmiştir. Julian Akademisi’nde Albert Laurens'ın, sonra Andre Lhote'un öğrencisi oldu. İstanbul’a dönen Dikmen, Galatasaray Lisesi’ndeki öğretmenlik yıllarından sonra Devlet Resim Heykel Müzesi müdürlüğüne atanmıştır. 1961’de Milli Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Müdürlüğü’ne getirilmiştir.

Albert Laurens atölyesinden sonra André Lhote atölyesinde bir buçuk yıl çalışmış ve burası kendi fikirlerine ve hislerine cevap veren bir atölye olmuştur. Böylece uzun yıllar klasik resme duyduğu yakınlığın ardından geometrik biçim anlayışı resimlerinde yer bulmaya başlamıştır. Bu anlayışla resmettiği görkemli figüratif kompozisyonlar ve peyzajlar dikkati çekerken, özellikle portre ve çıplak figürlerinde belirginleşen plan ayrımları ve hacim değerleri yapısal sağlamlığı bakımından izleyiciyi klasikçi bir duyumsama ile karşılaştırmaktadır.

Zühtü Müridoğlu Halil Dikmen’in sanatını şu sözlerle anlatmaktadır: “Halil’in sanatını söyle tanırım. Avrupa’ya gitmeden önce Müstakil Ressamlar Birliği’ni kurmuşlardı. O zamanki bir peyzajında gayet renkliydi.

Avrupa imtihanı resminde de öyle. André Lhote’da bir ara renkçi iken valörcü oldu. Almanya ve İtalya seyahatinden sonra eser tahliline yöneldi. Dönüşünde valörcü ve akademik bir çalışma içindeydi. 1947’deki soyut denemelerinde yine İtalyan ve Fransız sanatı etkisinden kurtulan bir Halil ile karşılaşıyoruz.”211. Kübist dönemine kimi zaman elma toplayan, kimi zaman cephane taşıyan köylü kadınlarını, bazen de Yörük kadınlarının yuvarlatılmış oylumları, sert ve kesin hareketleriyle, resimlerinde anıtsallaştırır.

6) ORHAN PEKER (1927 - 1978)

Orhan Peker

1927’de Trabzon’da doğan Peker, Avusturya Lisesi’ni bitirdikten sonra 1946-1951 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi’nde Bedri Rahmi atölyesinde öğrenim görmüştür. Sanatçı, atölye arkadaşlarıyla oluşturduğu “Onlar Grubu”nda 1952’ye değin etkinliklerini sürdürmüştür. 1959 yılına değin Salzburg Yaz Akademisi’ne devam eden Peker, Oskar Kokoschka ile çalışmış, çeşitli Avrupa ülkelerinde kaldıktan sonra Türkiye’ye dönmüştür. Sanatçı İspanya’ya gittiğinde Prado Müzesi’ni adım adım incelerken şunları yazmıştır: “Beni kendine en çok çeken El Gréco oldu. Adamın çağdaşları arasında bir çıkışı vardı ki doğrusu kolay iş değil. Toledo’da evindeki işlerini gördükten sonra büsbütün sevdim Gréco’yu. Gerçi Goya’ya, Velasquez’e de diyeceğim yok…”.

Sanatçının resimle tanışması küçük yaşlarda gerçekleşmiştir. Kendi eliyle yazdığı kısa bir yaşam öyküsünde çocukluğunu şöyle anlatır: “O yaşlarda yalnızlıktan hoşlandığımı hatırlıyorum. Yazları taşındığımız sayfiyede, sık çam ormanlarında gün boyu dolaşır dururdum. Tabiatta gün boyu olağanüstü birtakım güçleri, görüntüleri keşfetmek dileği vardı içimde. Kitap okuyor, okuduğum öyküleri kendimce resimlemeye çalışıyordum. Odam kâğıt parçalarıyla, çini mürekkepleriyle doluyordu. Daha o zamanlar bir rastlantı olarak ak kâğıda damlayan siyah mürekkep lekelerinde çekici, ekspresif biçimler görmeye alışmıştım”.

Turan Erol sanatçıyı anlatırken şunları ifade eder: “Resim yapan, resim sanatını uğraş alanı seçen insanları, ressam doğanlar ve ressam olmayanlar diye ikiye ayırsak bilimsel gerçeklere ters düşmüş olur muydu? Denilebilir ki Orhan Peker yeryüzüne yalnız resim yapmak üzere gelmişti… 1945 yılı Eylül’ünde İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü kabul sınavında ilk kez karşılaştığımızda o bir ressamdı. Öğrenilmesi gerekenleri öğrenmeye henüz fırsat bulamamıştı ama iki çizgiyi bir araya getirirken, ak kâğıda kara mürekkebi yayarken ressamdı. Nesnelere bakışı inandırıcıydı. Resim yapmayı biliyordu; kâğıdın üstünde gezinen eli, biçimleri sıkıntısızca çıkarıyordu. Orhan Peker bu yönünü, ne sahte bir çocuksuluk için ne de moda olan herhangi bir akım uğruna, yaşamının sonuna kadar, yadsımadı”.

Sanatçı, resimlerinde nesneyi ilk başta tanınmayacak şekilde açık koyu renk lekelerine dönüştürerek soyutlayarak tuvallerine koymuştur. Resimleri, figüratif soyutlamaya dayalı dışavurumcu bir anlatım sergiler. Nesnelerin açık koyu renk karşıtlıkları içinde, ilk bakışta kendini ele vermeden bir sürpriz olarak belirmesi rastlantı değildir. Sanatçı 1947’de atölye arkadaşlarıyla kurdukları Onlar Grubu’nun ilk sergisine verdiği resimlerden, son resimlerine kadar bu yöntemi uygulamaktan vazgeçmemiştir.

Orhan Peker’in en güzel yanı az malzemeyle çok şey vermesidir. Doğadan biçimler kullanılmasına rağmen, resimlerinde soyut bir tat vardır. Orhan Peker sıradan nesneleri, varlıkları konu alarak onlardan çıkardığı çarpıcı leke düzenlemeleri, taşkın renkler, çala fırça tuvale aktarılmış boya yığınlarıyla birtakım duyguları, dehşeti, korkuyu, bunalımı, sevgiyi ya da acımayı seyirciye geçirmeyi başarmış, içimizde birtakım duyguların oluşmasına yol açmıştır. Sanatçı elli bir yıl süren yaşamının öyküsünü kısa otobiyografisinde şu cümlelerle paylaşır: “Resim sanatında her şeyden önce içtenliğe inanırım. Sanatçı topluma bu yoldan varabilir. Sanatçı her şeyden önce içinden geldiği gibi çalışmalıdır. Sürekli ve içtenlikle bir çalışma sanatçının dilini yapar. Gerçi üslûp bir tutsaklıktır gerçekte. Üstelik günümüzde fabrikasyon yapan patent ressamları da alabildiğine çoğalmıştır. Bunların ünleriyle ileriye fazla bir şey kalacağını sanmıyorum. Ben değişmeyi (ana görüşlerden sapmadan) doğal buluyorum”.

7) BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU (1911-1975)

Bedri Rahmi Eyüpoğlu

İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde birinci yıl Nazmi Ziya Atölyesi’nde ikinci yıl İbrahim Çallı Atölyesi’nde çalıştıktan sonra Fransa’ya gider, Andre Lhote’la çalışır. 1933 yılında geri dönen sanatçı, D Grubu’nun sergilerine de katılmıştır.

Tam bir Anadolucu diyebileceğimiz Bedri Rahmi Eyüboğlu, hocalığı, araştırmacı kişiliği, şairliği, yazarlığı, ressamlığı ve dekoratörlüğü ile Türk sanatında iz bırakan en önemli isimlerden biri olmuştur. Yöresel olanı, folklorik öğeleri resminin başatı yapabilmiştir. Halı, kilim, çini hat, minyatür neye bakarsa baksın biçim, çizgi ve renk onun ilgilendiği öğeler olmuştur. Sanatçı yapmış olduğu duvar düzenlemeleri, mozaikler, seramik ve beton rölyef panolar ve daha birçok benzeri uygulamayı yapar ve bunlar batılı değil yerli yaşadığı ülkeye has ve kendine has eserlere dönüşür.

Çok sayıda kadın temalı çalışmaları olan ressam, bir yandan Anadolu motiflerine yönelirken konularını da genellikle bu kaynaklardan alır. Hatta bu geleneği, sanatının en temel ilkesi haline getirir. Resimlerindeki deformasyonun İlhan Berk tarafından salt figüre özgü olduğu iddia edilir. Figür ve çevre arasında Türk izlenimcilerinden beri gelen farklılık sanatçının resimlerinde de devam eder. Yalnız Türk İzlenimcilerinin aksine, Eyüboğlu, figürün çevresini de en az kendisi kadar dikkate aldığı halde, figürü düz bir boyasallıkla çevreyi ise çeşitli motiflerle bezeli olan bir biçime dönüştürür.

Kadın imgesi sanatçının her döneminde görülen bir olgudur. Turgay Gönenç’e göre, ressamın çıplakları çıplak bir gövdeden daha ileri izlenimler uyandırır. Figürlerinde gerçek bir çıplak olarak insan gövdesinin gerçekliğini veren değil cinselliği çağrıştıran imgelere dönüşme söz konusudur.

8) NEŞET GÜNAL (1923-2002)

Neşet Günal

Güzel Sanatlar Akademisi’nde Leopold Levy Atölyesi’ni 1946’da bitirdiğinde Avrupa sınavını kazanarak Fransa’ya duvar resmi ve fresk öğrenimi için gönderilmiştir. Andre Lhote’un Atölyesi’ne uyum sağlayamamış, bir süre kendi kendine çalıştıktan soma Leger’in Atölyesi’ne girmiştir. 1954’te ülkesine dönen sanatçı Leger’den aldığı biçimsel anlatım yöntemlerini Doğu Sanatının verileriyle kaynaştırma arayışı içinde, sanatın toplumsal bir işlevi olduğunu savunarak insanı resminin ana teması yapmıştır.

Neşet Günal’ın resimlerinde kullandığı topraksı doku kullandığı renkle bütünleşmiş malzeme estetiği geri plana atılmıştır. Resimlerde kompozisyonda bütünlük düşüncesi dolaylı bir biçimde ele alınmıştır. Biçimsellikten daha çok ideadan kaynaklanan bir kompozisyon bütünlüğü söz konusudur.

1940’tan itibaren, toplum yaşamına nesnel bir bakış getirip, idealize edilen imajlardan ziyade, toplumdaki sorunlara yönelen yeni eğilimler, öncekilerden farklı olarak toplumsal gerçekçi diye nitelendirilebilecek bir yaklaşım sergilerler. Biçim estetiği bakımından Paris’te bir dönem öğrencisi olduğu Leger’e yakın olan Neşet Günal’ın bütün resimlerinde doğup büyüdüğü Orta Anadolu doğasından ve yaşamından izler bulunmaktadır. Yurt gezilerinde ortaya konan köy resimleri Günal’da toplumsal gerçekçi bir tabana oturarak, sosyal içerikli bir sanat anlayışına dönüşmüştür. Sanatçı yıllar boyu, merkezinde toprak insanlarının yer aldığı anıtsal figür kompozisyonları resimler. Bu köylülerin yüz ifadeleri Turgut Zaim’in mutlu köylülerinden çok farklıdır. Genellikle bir melankoli ve yoksulluk havasının hâkim olduğu resimlerde geçimini topraktan sağlayan insanların zor yaşam koşulları vurgulanır. Başlangıçtaki arayış dönemi dışında sanatsal çizgisi hiç değişmeyen Günal sürekli bir gelişim içinde olmasına rağmen tutarlı kalabilmiş ender sanatçılarımızdandır. Neşet Günal’ın 1950’lerde köy yaşantısını olumlayan resimleri, 1960’larda toprak rengi yoksulluk öykülerine dönüşür. Sanatçı Orta Anadolu insanının trajik yaşamını anlattığı büyük boyutlu tablolarında, bir ev Yıkıntısı önünde, duvar dibinde, kapı eşiğinde ya da bir korkuluk gölgesinde veya çorak bir tarla ortasında bekleşen insanları, kadınlı erkekli kalabalıkları, çocuk gruplarını betimler sürekli.

9) CEVAT DERELİ (1900- 1972)

Cevat Dereli

1900 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. Sanat öğrenimi Hikmet Onat atölyesinde katıldığı eğitimle başlar. Özellikle insanı konu alan resim ve manzaralarıyla tanınan Cevat Dereli, 1915 yılında Nazmi Ziya‘nın desteğiyle Sanay-i Nefise Mekteb-i Alisi‘ne öğrenci olmuş ve sırasıyla Hikmet Onat ve İbrahim Çallı‘nın atölyesine devam etmiştir.

1924 yılında Paris’e gider Academie Julian’da Paul Albert Laurents atölyesinde çalışmalar yapar. Bu yıllarda eğitimine Avrupa müzelerin ve çeşitli atölyelerin incelemesini de katar.1928 yılında yurda dönen Cevat Dereli, arkadaşlarının yaptığı seçimle Refik Epikman ve Mahmut Cuda ile birlikte Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde muallim muavinliği görevine atanır.

Cevat Dereli’nin konusunu ise; balıkçıların yaşamı, dalyanları, balık ağlarını toplayan balıkçıları ve balıkçı dükkânlarını, kimi zaman Ürgüp peyzajı önünde üzüm toplayan işçi kadınları, kimi zamanda ıssız, tenha kıyı görüntülerini ele alıyor, gönlünün sesine kulak vermeyi ve bu sesin esnek çağrışımları oluşturuyordu. Bu resimlerde ve ilk dönem çalışmalarında, birbirini enine boyuna kesen seri ve kararlı çizgilerin ortasında, derinlik ve boşluk kavramı kendini kuvvetle belli eder. Ne var ki, kübist ve inşacı eğilim, sonraki resimlerine doğru yavaş yavaş eriyecek ve yerini yumuşak bir dokunuşla eriyip dağılacakmış gibi hafif çizgi ve leke düzenlerine bırakacaktır.

Çizgiyle renk unsurunu eserlerinde birleştiren Cevat Dereli, (1900–1989) köy hayatı görünümlerini gölge-ışık oyunlarıyla bir araya getirmiştir.

10)  NURİ ABAÇ (1926- 2008 )

Nuri Abaç

1926’da İstanbul’da doğmuştur. Ama çok küçük yaşlarda ailesiyle birlikte Anadolu’nun güney kentlerinden birine, Mersine göçmüştür. İlk ve orta öğrenimini geçirdiği bu kentin, Abaç üzerinde, bugün bile söküp atmadığı köklü etkiler yarattığı söylenebilir.

1944’te İstanbul’a geldiğinde Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü ‘’misafir öğrenci’’ olarak kaydını yaptırır. O yılların bölüm şefi, 1937’deki reform sonucunda Fransa’dan getirtilen Leopold Levy’dir. Abaç en fazla onun atölyesinde devam eder ancak meslek seçimine henüz karar vermemiştir. Karikatürle başlayan ve resimle iç içe gelişen ilgisi onu bu dala yönlendirmiş olmakla beraber, ertesi yıl kararını değiştirip Mimarlık bölümüne girer. Meslek olarak mimarlık seçer ama bir yandan da atölyelerde çalışmaya devam eder.

Askerliğini tamamladıktan sonra 1960’da Ankara’ya yerleşir. Nuri Abaç’ın Anadolu’nun eski kültürleri çevresinde giderek yoğunlaşacak olan sanat anlayışının, daha çok anlatımcı motifler içeren ilk önemli aşaması, onun Ankara’ya kesin olarak yerleştiği bu yılları kapsar. Aslında yer yer Anadolu Tanrılarında, Hitit figürlerinden esinlendiği ama bu tür esinlerini çağdaş kökenli bir anlatımcılık düzeyinde de değerlendirdiği bu dönemin çalışmaları, 1960’dan biraz daha öncesine dayanan çalışmalarını yorumlayan Haşmet Akal “Batıda gelişen modern ekollerin şartlarında yüzde yüz uygun ilk Türk Resminin ” Nuri Abaç ile ortaya çıktığını söyler.

Nuri Abaç’ın resimleri bir olgunun, tasarlanmış ve dışa vurulmuş örnekleridir. Abaç’ın resimleri Anadolu Hitit kabartmalarının fanteziye dönüştürülmüş halidir. Abaç resme gönül verdiği ilk yıllardan itibaren, Anadolu mitolojisine, dinsel inançların kaynaklarına inerek, insanlığın temelindeki yaşamsal özü kavramaya ve resimlerine, bu özden bir kaynak yaratmaya hep özen göstermiştir.

Yağlı boyanın renkli bir zemin üzerinde saçaksı ya da damarsı izler oluşturduğu Nuri Abaç’ın 1960-70 arasını kapsayan bu dönem resimleri Çağdaş Türk Sanatında anlatımcı, kübist, izlenimci ya da yarı izlenimci, lirik ya da geometrik soyut eğiliminden yaygınlaşma belirtileri gösterdiği dönemle çakışır. Ancak aynı yıllarda, hatta daha sonraki dönemlerde, Abaç’ın üstlendiği bu fantastik gerçeküstü türe yakın düşebilecek ya da bu eğilimle türdeş olabilecek başka örneklere rastlamak zordur.

Geleneksel Türk resminin derinlikten uzak, iki boyut şeklinde gelişen hacimsellik arayışlarına yer veren yaklaşımı, Nuri Abaç’ın Karagöz esprisine bağlı resimlerinde, perspektiften bilinçli olarak kaçma biçiminde kendini gösterir. Figürü resmin içine yerleştirirken, akademik resmin ölçütlerine göre hareket etmez. Resimleri genellikle alttan sınırlayan formu, figürlerin içinde yer aldıkları mekânın, doğadan soyutlanmış yapay bir mekân olduğu gerçeğine götürür bizi. Nesnel ara kavramı da geçerli değildir. Figürün içinde bulunduğu mekânla doğasal anlamda bir ilişkisi yoktur. Örneğin; yelkenler küçülür buna karşılık figürler büyür, figürün başı pencerenin boyutlarını zorlayacak irilikte ele alınır. Tümü profilden gösterilen yüzlerde göz, olağandışı büyüklükte şematize edilir. Baş bedenin yarısı büyüklüğünde gösterilir. Abaç’ın yandan çarklı vapurlarda güle oynaya, sazlı sözlü seyahat insanları konu aldığı resimlerindeki istif anlayışı arasında yakın geçişler kurulabilir.

11) CİHAT BURAK (1915-1994)

Cihat Burak

1943 yılında Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü‘nü bitiren sanatçı 1953 yılına kadar çeşitli resmi görevlerde çalıştıktan sonra. Birleşmiş Milletler Bursu‘yla eğitim görmek üzere Fransa‘ya gönderilmiştir. Bu dönemde resim çalışmalarına ağırlık veren sanatçı, 1965‘te Türkiye‘ye dönmüştür.

1960’lardan bu yana ülkemizin büyük kentlerindeki sanat çevrelerinde ün kazanır. Ancak bu ilgi sanatçının batıda uyandırdığı ilginin bir yansıması şeklinde olmuştur. Mizah ve erotizmi birleştiren bir düzen içinde çıplak, dönemin ünlü sinema yıldızlarından biri olan, Brigitte Bartod resmi, yerli basının Cihat Burak hakkındaki ilk haberlerinden biri olmuştur. Brigitte Bartod’a Saygı adını taşıyan bu resim Burak’ın “kadın” temasına gösterdiği mizahçı, erotik ilginin de bir tanığıdır.

Cihat Burak üslûplar, kişilikler yönünden tutarsız görünen bir ortamda kendi tarzını güvenlik altına almış bir eğilimin adamıdır. Bu resmin düşleri de taşları da bir çeşit güven bolluğuna yaslanıyorlar. Binanın duvarını örer, sıva çeker gibi kullanıyor yağlı boyaları. Boyadan anılar döşeniyor hayat boyasını ölüm çizgisiyle yaşıyor. Boyadan insan yapıyor. Ağzı ve memeleriyle kadını yapıyor boyadan, adama boyadan yapılmak isteği veriyor. Cihat Burak ressam numarası yapmıyor, ama gerçeğin resmini yapıyor.

12) ŞEFİK BURSALI (1903-1990)

Şefik Bursalı

Sanatçı, Bursa’da doğmuştur. İlk ve orta öğreniminin bir bölünün8 tamamladığı Bursa kenti, o yıllarda Yunan işgali altında bulunduğundan, yetişme dönemi güç koşullarda geçen Şefik Bursalı, öğreniminin yanı sıra, ailesinin geçimini sağlayabilmek için çeşitli işlerde çalışmıştır. Aynı zamanda suluboya resimlerinde, sanat yaşımın ilk ürünlerini vermiştir. Bir an önce akademiye yazılmak için lise öğrenimini yarıda bırakmıştır. İşgal altında iken Bursa’dan İstanbul’a geçmeyi başarmıştır.

1921-1930 yılları arasında akademi atölyelerinde resim eğitimi almıştır. Atölye çalışmaları ile hazır modeller ve yağlı boya resimler yapabilme imkânı bulmuştur231. Tarihi yapıları, kentin günlük yaşamını içeren cadde ve sokaklarını, mevsimsel değişimlerini konu edinen Şefik Bursalı, kent peyzajlarının ressamıdır.

Konya, Ankara ve özellikle Bursa, plâstik değerlerinin yanı sıra belge olma özelliğinden dolayı da dikkat çekicidir. Sanatçının, Çallı kuşağının akademik izlenimciliği ile Boğaziçi manzaraları geleneğini sürdürenler233 arasında sayılsa da bağımsız bir sanat çabası içinde olduğu, ‘Müstakiller’ in biçim ve renk anlayışlarını yansıtan, form kaygılı kompozisyonlar peşinde olduğu inkâr edilemez.

13) MEHMET YÜCETÜRK (1912-1999)

Mehmet Yücetürk

Toplumsal köy gerçeklerini konu olarak ele alan ressam 1965’te gittiği Fransa ve Almanya’da sanat eğitimini pekiştirmiş olmakla beraber Bolu yöresinin yaşamını ve görüntülerini resimlerine taşımıştır. Bunlardan biri olan Bolu Panayırı gözlemleri, izlenimleri, kendine özgü üslubu ve renk anlayışı içinde düzenlediği yapıtlardan biridir.

14) ARSLAN GÜNDAŞ (1914-2000)

arslan-gundas

Resimlerinde insan ögesi ve onun çeşitli boyutlarda ve farklı mekanlarda yaşam ilişkileri anlatılır. Çoğunlukla tek renk dipdüzey üzerine bilimsel perspektif kaygısından uzak yalın, sade renk lekeleri serpiştirilmiştir.

Arslan Gündaş, 1960 sonrasında masal dünyasına yaklaşan bir tavırla, boşlukta yüzen şematik figürleri fantastik bir tasarım içinde gerçekleştirmiştir. Sonsuz mekân içinde, realist birkaç bakışla oluşturduğu somut figürler ve biçimlerle ölüm-yaşam, tanrı-insanlar ve sanat üçlemini irdelemiştir.

Eserlerinde tuvali aşmaya çalışan bir kalabalık yoktur, sükûnet ve huzur egemendir. Ama kullandığı mor, yeşil ve kırmızı renklerin bir coşku ve heyecan da vardır. Gündaş’ın eserleri, ancak belli bir düzen içinde toplanmış renklerle kaplı bir fon olarak bakıldığında anlam kazanır.

15) ŞADAN BEZEYİŞ (1926)

Şadan Bezeyiş

Şadan Bezeyiş, bir orta kuşak sanatçısı olarak,  figür illüzyonlarını yoğun fantezi öğeleriyle kaynaştırmakta ve renkçi bir anlayışı benimsemektedir. İstanbul peyzajı, bu kuşakla ve onu izleyen daha genç sanatçılarca artık özgün yorum inceliklerine konu olabildiği ölçüde tercih edilmekte, görüntülerin gerisindeki kültür değerleri, sanat mirası birer düşünce kavramı olarak görsel biçimlere bürünmektedir. Önceki kuşakların önemsiz gördükleri ya da resim planında dikkate almadıkları öğeler, yaşamın içinden türeyen canlı ve devingen varlıklar olarak, genç kuşak sanatçılarının gözünden kaçmamaktadır.

Figür ve doğaya ilişkin nesneleri, fantastik gerçek üstü tasarımlarla figüratif-soyut bireşimlere götüren yorumlarında kendine özgü bir dil geliştirmiştir.

16) ŞEREF AKDİK (1899-1972)

Şeref Akdik

Hattat Kâmil Bey'in oğludur. Halil Ethem Bey'in yardımıyla yaşı büyültülerek Sanayi-i Nefise Mekteb-i Âlisi'ne girmiştir241. I. Dünya Savaşı Dönemi'nde askerlik yapması nedeniyle öğrenimine ara vermiş, 1918'de Çallı atölyesine, yarım bıraktığı çalışmalarına dönmüştür. Paris'te Académie Julian'da P. Albert Laurens'den eğitim almıştır. Dönüşünde Ankara ve İstanbul'da çeşitli okullarda yaptığı öğretmenlik görevi (1964 yılında DGSA'dan emekli olur); sayıca çok olan Cumhuriyet ve devrimlerini, Ankara, İstanbul, İçel, Burdur, Erdek, Akçakoca, Kütahya, Amasra peyzajlarını, natürmortları, figürlü kompozisyonları ve portreleri yapmasını engellememiştir.

Şeref Akdik, yalın ve geleneksel bir teknik uygulama içinde figürü resmin mesaj odağı olarak sunabilmiş, son derece yalın gerçekçiliğinde nesnel bir bakış açısı ile kent insanının psikolojisini ve yalnızlığını yansıtan çağdaş ve geleneksel üslûp öğelerini bir araya getirmeye çalışan eserler vermiştir.

Sanatçı portrelerinde çeşitli yaş ve karakterdeki kişilerin fiziksel özelliklerini detaylıca işlerken, modellerin yüzünde beliren hissi aktarımları, ruhi özellikleri, geldikleri çevreyi ve hayat hikayelerini de ustaca sunmaktadır. Portrelerinde belirtmek istediği modelin geçmiş yaşantısının özetlenmiş bir kesitidir.

17) DURAN KARACA (1934)

Duran Karaca

1934’te Ceyhan’da doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini Tarsus Koleji’nde tamamlamıştır (1954) A.Ü. Hukuk Fakültesi’nde başladığı yükseköğrenimini resme olan tutkusu yüzünden yarıda bırakmıştır. 1956’da Güzel Sanatlar akademisi Resim bölümüne girmiştir. Halil Dikmen ve Cemal Tollu atölyelerinde çalışmıştır. 1962’de mezun olmuştur.

1967’de bir yıl süre ile kendi hesabına Paris’e giderek müzeleri gezmiştir. Batı’nın büyük ressamlarını yakından tanıma olanağı bulmuştur. Brüksel, Amsterdam, Hamburg, Kopenhag gibi kentlerde incelemeler yapmıştır246. Yapıtlarında yöresel konuları işleyen sanatçı, Adana ve çevresindeki tarımsal kesimin yaşantısını Dışavurumcu bir anlayış içinde işlemektedir. Renkçi ve lekeci bir yorumla oluşturduğu tablolarında, zengin renk ortaya çıkarmaktadır. Rengi ve fırçayı kullanış tarzı, peyzaj ve figürlü düzenlemelerinde, Dışavurumcu tavrını ortaya koymuştur.

18)  FİKRET OTYAM (1926)

Konya- Aksaray’da doğan Fikret Otyam, İstanbul GSA Yüksek Resim Bölümü’nde Bedri Rahmi Eyüpoğlu atölyesinde öğreniş görmüş ve buradan 1953 yılında mezun olmuştur. Öğrencilik yıllarında, 1952’de Maya Sanat Galerisi’nde ilk kişisel sergisini açan ve Onlar Grubu içinde yer alarak yoğun çalışmalar yapan Otyam, bir yandan da gazetecilik uğraşısını, yazarlığı kendine uğraş edinmiştir. Son Sanat, Dünya, Ulus ve Cumhuriyet gazetelerinde çalışarak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu yöre halkını, gerçek yaşamları içinde tanımış, onlarla röportajlar yapmıştır. Bunları “Gide Gide” başlığı altında toplamıştır.

Anadolu insanını, yaşantısını, iç dünyasını, acı ve sevinçlerini objektifi ile yansıtmıştır. Gezi ve röportaj yazarlığı, fotoğraf sanatçılığı ve bir de resimle ilgisini de hiçbir zaman bırakmamamıştır.1975’te düzenlediği yağlı boya resim sergisiyle birden ortaya çıkmıştır. 1962’de Cumhuriyet Ulus gazetesine geçmiş ve 1976’da emekli olmuştur. Yöre ve insan gerçeğini, onlarla iç içe yaşamanın verdiği bir özümseme ile yönelmesi yalınlık içinde içtenlikle yansıtmıştır. İnsan gerçeğini figür soyutlamaları ve lekeci bir anlayışla, açık-koyu, dengeli fakat gerektiğinde detayı ihmal etmeyen bir biçimde işlemiştir. 1989’dan sonra çiçekleri konu aldığı çalışmalarında ise lekeci ve renkli anlayışının başarılı örneklerini vermiştir.

19) DİNÇER ERİMEZ (1932)

Dinçer Erimez günlük yaşantıyı yansıtan çok figürlü düzenlemelerinde yumuşak bir anlatımla mistik bir lirizme ulaşan yapıtlarında kendine özgü çizgisel bir ritim yaratmakta, minyatürlere gönderme yapmaktadır.

Zengin renk armonileri ile bezemeci bir anlayışla çoğalttığı çiçekler, barışın simgesi olan kuşlar ve yalın çizgilerle birbirinden ayrılan figürler ustaca bir uyum içinde bir araya getirilmekte ve geçmişin bezemeci anlayışıyla günümüzün modern anlayışı kaynaşarak bir senteze ulaşmaktadır.

20) MUSTAFA AYAZ (1938)

Mustafa Ayaz

Ayaz 1938 yılında Trabzon’da doğmuştur. Çaykara, ilköğrenimi tamamlamıştır. Ve 1953’te Pulur İlk öğretmen Okuluna yatılı olarak girmiştir. Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nden 1963’te mezun olmuştur. 3 yıl Çorum İlk öğretmen Okulu’nda çalıştıktan sonra Gazi Eğitim Enstitüsü’nde 1966’da asistan olmuştur. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde 1985-1987 yılları arasında, bir yılda Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde görev yapmıştır. Ve buradan emekliye ayrılmıştır. 1987’de Profesör unvanı alan sanatçı, halen Ankara’da serbest olarak çalışmaktadır.

Eserlerinde kadın gerçeğini vurgulamak isteyen Ayaz, kadın temasını, kentte ve gecekondu çevresinde yaşayan kadın karşıtlığında ele almaktadır. Kadının toplum içindeki konumunu toplum değer yargılarından kaynaklanan baskı ve kişisel kaygılarını gözlemlemiştir. Kadın dünyasının anlaşılması zor gizemli yapısını, özellikle çağdaş kadının kimlik arayışını, kendi düş ve fantezilerini anlatım gücü ile ortaya koymuştur. Mısır Papirüs resimlerindeki figürler arasına yerleştirilmiş hiyeroglif yazıları ya da Osmanlı minyatürlerini anımsatırlar. Mustafa Ayaz’ın yapıtlarında çizgisel anlatım egemendir. Sanatçının, çoğu tablosunda kendi portresini çizgisel olarak olayın yanı başına işler. Fakat özgür kadına, gecekondu kadının gerisinden bakışı ile bakmıştır.

Ayaz, Dışavurumcu-Sürrealist sanat anlayışında sembollere çokça yer vermiştir. Onun dışavurumcu tavrı; içgüdüsel çizgi, soyutlama ve deformasyon, canlı ve parlak renklere yer vermiştir. Kendine özgü anlatımıyla Türk resmine kişisel düş gücü ile çeşitli karşıtlıkları incelediği yapıtları ile özgün yoruma ulaşmış bir sanatçımızdır.

Mustafa Ayaz ile Yapılan Söyleşi

1. Resim sizin için ne ifade ediyor?

Resim insanın kendini ifade etme yollarından biridir.

2. Bu tercihi yapmanızın sebebi nedir?
İnsan sevdiği mesleği yapınca mutlu olur. Ben de sevdiğim işi yapıyorum. İlkokulda resim yapmayı matematik dersinden çok severdim.

3. Temalarınızı oluştururken sizin için vazgeçilmez çıkış noktaları nelerdir? Sosyal olaylar bu aşamada çalışmalarınızda ne derece önemlidir?

Vazgeçilmez diye bir şey yoktur. Hiçbir sanatçı şunu ya da bunu yapacağım diye çıkmaz yola. Yola çıkar resim çalışır sonunda yavaş yavaş kendi alanına çekilir. Yani başarılı bir koridor bulur orada ürün vermeye başlar ve devam eder. Sosyal olaylar beni mutlaka etkiler. Ancak resim yaparken sosyal olayları konu olarak almam. Sosyal olaylar neyimi etkilemiş olabilir? Yine kendi resmimi icra ederken yani kadın konulu resimlerimi yaparken fırça buruşlarımı etkiler. Nasıl ki sinirlenen bir insanın ses tonu yükselir; resim yaparken de resmin vurgusu ya yükselir ya düşer. Bu şekilde yansır. Hiçbir zaman siyasi konuları resmetmem. Daha doğrusu afişe etmem. Afiş başka bir şey sanat başka bir şeydir. Afişe ettiğiniz zaman sanatsal şeylerden ödün vermiş olursunuz.

4. Kadın imgesine tematik bağlamda sizin yaklaşımınız nasıldır ve diğer ressamlardan farklılıklarınız nelerdir?

Bende optik bir kadın biçimi yoktur. Sürrealistlerin, hiperrealistlerin yaptığı gibi fotoğraf makinesinden çıkma bir kadın imgesi yoktur. Kadının benim üzerinde bıraktığı görselliğin ötesinde kadın imajı. Bu nasıl oluyor? Örneğin bir resmimde kadının tamamı mora boyanabilir, bir resmimde tamamı yeşil veya siyah olabilir. Ama zaman zaman da parçalanmış şekilde; bacaklar kırmızı siyah veya beyaz giysili, saçları kırmızı, şapkalı vs. olabiliyor. Ama hiçbir zaman bunlar optik biçimin tekrarı şeklinde düşünülmemelidir.

5. Kadın imgesini ele almanızın özel bir nedeni var mı?

Hiçbir zaman kendimi kadın resmi çalışayım diye koşullandırmadım. Gençliğimde başladığım sanat süreci beni buraya getirdi. Neden kadını seçiyorum? Nedenini bilmiyorum. İnsan sevdiği yemeği yer ya bu da onun gibi.

6. Kadın imgesi resimlerinizde salt biçimsel olarak mı yoksa varoluşuyla ilgili yönünü ifade etmek için mi kullanıyorsunuz?

Her ressam kadını kendi sanat anlayışına göre yorumlar. Sanatçı hiçbir zaman kendini koşullandırmaz. Başkaları manzara resmi yapıyor diye ben de manzara resmi yapayım diye düşünmedim. Herkes neyi seviyorsa onu yapar ve o çalışma belli bir yere kanalize eder. Bakarsınız falanca ressam daha çok manzara yaparken falanca ressam daha çok kadın resmeder. Şu da var tarih boyunca daha çok kadınlar resme konu olmuştur. Erkekler pek cazip gelmemiştir. Çünkü erkek formu resmin estetiğine pek uymuyor. Kadın daha narin geliyor ki Rönesans’tan bu yana özellikle incelendiğinde açıkça görülür.

21) NEDİM GÜNSÜR (1924-1994)

Nedim Günsür

1924 Ayvalık doğumludur. Günsür ilk ve orta öğrenimini İstanbul’da tamamlamıştır. İlk resim bilgilerini amatör bir ressam olan babasından alan, ortaokulda düzenlenen bir resim yarışmasında kazandığı ödül nedeniyle, akademiyi tanıtıcı bir broşürden, ressam olmaya karar veren Nedim Günsür, lise öğrenimini yarıda bırakarak 1942’de İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmiştir; burada Bedri Rahmi Eyüpoğlu atölyesinde öğrenim görmüştür. Sanatçı çalışmalarını özellikle desen üzerinde yoğunlaştırmıştır.

Aynı atölyenin genç üyeleri ile birlikte Onlar Grubu’nun kurulmasına katkıda bulunmuştur. 1950’li yıllarda maden işçilerinin yaşamını konu alan resimler gerçekleştiren Günsur, 1960’larda sonra kent yaşamı ve sorunlarına yöneldi. Naif özellikler de taşıyan figüratif bir anlayışla gerçekleştirdiği toplumsal içerikli yapıtları ile tanınır. Resim öğretmenliği görevinden emekliye ayrılmıştır. Sanatçı tablolarında buruk bir atmosfer egemen olmuştur. 1960'tan sonra büyük kent yaşamı ve sorunlarıyla ilgilenmeye başlamıştır. Özellikle gecekonduları, yapı işçilerini ve Almanya’da çalışan işçileri konu almıştır ve resimlerinde dramatik yönü ağır basan bir anlatımı benimsemiştir. Kompozisyonlarında küçük figürlere ve yerel öğelere yer vermiş ve naif bir anlatım geliştirmiştir.

22) MÜRŞİDE İÇMELİ (1930)

Grafik sanatçısı İçmeli, 1930 yılında İstanbul’da doğmuştur. Sanat eğitimine 1947’de açılan Çapa Eğitim Enstitüsü’nde açılan resim seminerlerine katılarak başlamış ancak; seminerin bakanlıkça kapanmasından sonra bir süre Bursa ve Konya Kız Öğretmen Okullarına devam etmiş, 1950’de Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne Resim-İş Bölümü’nün açılmasıyla eğitimini burada tamamlamıştır. Genellikle yapıtlarında gravürün geniş olanaklar taşıdığı, siyah, beyaz ve gri lekelere ve çizimlere yer vermiş, kimi yapıtlarına kattığı renklerin, siyah ve beyazın uyumunu destekler nitelikte olmasına dikkat etmiştir. Genellikle geometrik bir düzenin hakim olduğu yapıtlarında figür, geometrik ve soyut ve geometrik biçimlere karşıtlık oluşturmak için kullanmıştır.

Özgün baskı resim ve bezeme konularında uzman olan Mürşide’nin başarılı sanat yaşamında, Madrid Sanatlar Okulu Lito atölyesi birincilik ödülü almıştır. 1969 sonrası grafik çalışmaları daha da yoğunlaşmıştır. Kadın vücudunu dokusal olarak kullanarak metafizik bir anlatım vermeye çalışmıştır. Antik Yunan Tanrılarını çağrıştıran kadın figürlerini geometrik soyut bir mekânda ikili, üçlü ve grup halinde çalışmıştır. Soyut-somut, düz-kabartılı ya da dokulu yüzey karşıtlıkları yüzeyin boş-dolu dengesini dile getirmiştir. Figür grupları ile anıtsal boyuta ulaşmıştır. Bunaltıyı ve ezilmişliği, yalnızlığı, salt kadın kavramını ele almıştır.

23) ERCÜMENT KALMIK (1908-1971)

Aralık 1908’de İstanbul’da doğmuş olan Ercüment Kalmık, 1929 yılında Akademi’ye girmiş ve hazırlık atölyesinde Nazmi Ziya’dan eğitim aldıktan sonra İbrahim Çallı atölyesine devam etmiştir. Akademi’nin ikinci sınıfında uzun yıllar çalışacağı Cumhuriyet Gazetesi’nde ressam olarak çalışmaya başlamış, 1 Kasım 1933-Nisan 1935 tarihleri arasında Akademi’de öğrenci iken askere alınmıştır. Ancak şansının yardımıyla askerliğini İstanbul’da yapmış, böylece Akademi’den ve resimden kopmamıştır.

1939 yılında eşi ile birlikte Paris’e gitmiş ve 1940 Alman işgaline kadar orada kalarak, André Lhote atölyesine ve Sorbonne Üniversitesi sanat tarihi kurslarına devam etmiştir. “Bu süre zarfında resmin pasif bir gözlemcilikten çok, aktif bir yorumculuğa dayandığı gerçeğini keşfetmiş ve bu keşif onu kübizme götürmüştür”.

Sanatı, aynı zamanda bir düşünsel eylem olarak gören Ercüment Kalmık, André Lhote’un formları aşırı biçimci algılama tarzını bu bağlamda kendine yakın bulmuş ve uzun süre bu dili kendi yenilikçi idealleri doğrultusunda geliştirerek kullanmıştır.

1940’lı yıllarda daha akılcı bir desene dayalı kurgunun sanatçı tarafından fazla alışılmış bulunması, resim yüzeyinde yeni arayışlara yönelmesine yol açmış, ancak her koşulda kompozisyonun süreklilik arz eden bir yapıda kurulması dikkat ettiği başlıca unsur olmuştur. 1950’li yıllarda sanatçının yeniliğe dönük bu araştırmalarının, kendine özgü bir simge ve biçim dilinin oluşumunu sağladığı dikkati çekmektedir. Bu dönem çalışmaları incelendiğinde modernizme koşut olarak gelişen dekoratif bir anlayışın da varlığı görülmektedir. Bu etkilenmelerin doğrudan içinde olmadığı, fakat o dönemde Türk resim sanatında etkin bir gündem oluşturan D grubu ile ilişkilendirilmesi olağandır. Sanatçının bu dönemde meydana getirmiş olduğu Yelkenliler serisi, bahsedilen özellikleri taşımanın yanında sanatçının soyuta yönelik çalışmalarının ilk izlerini barındırması bakımından da önemlidir.

1965 yılında yapılan bir söyleşi de sanatında geçirdiği evreleri şu cümlelerle anlatmıştır: “

(...) Öğrencilik yıllarımda sanatım, göz ve ellerime münhasır kaldı. Öğrenim sistemimizde düşünceye yer verilmediği için sadece doğru gören bir göz ve iyi çizen bir el olmaya çalıştık ve netice bizi Akademizme götürdü. Sonra buna biraz duygu katalım dedik ‘impressionisme’ vardık. Akademiden mezun olup Avrupa’ya gittiğim zaman sanatta düşüncenin önemli bir rolü oldu ğ unu anlar olduk. Bu da bizi ‘Kübizme’ götürdü. Kübizm ile düşünmeyi öğrenince kendime göre çıkar bir yol aramaya başladım. Şimdi bu yolun içinde olduğumu biliyorum, bunun içinde kendimi öğrenmeye çalışıyorum.”

Resimlerinin en büyük özelliği sağlam bir dengeye ve doğa prensiplerine dayalı olması olan sanatçı, sanatında son noktaya gelene kadar bir çok aşamadan geçmiştir. Kendisi ile yapılan aynı söyleşide; belki son noktaya tüm bu aşamaları kat etmeden de gelebileceğini, fakat o zaman kendine güveninin olamayacağını belirtmiştir.

Resimlerinde yoğun geometrik etki kendini hissettirmektedir. Resimde binaların geometrik formları yanında mekân ve figürler de birbirini tamamlayan geometrik birimler olarak ele alınmış ve bu birimlerin etkisi ışık yardımı ile arttırılmıştır. Resimde geniş düz alanların yanında, yer yer kazınarak oluşturulmuş çizgisel etkiler ve yer yer fırça tuşları ile oluşturulmuş dokular espasa katkı da bulunan unsurlardır.

24) İBRAHİM BALABAN (1921)

İbrahim Balaban

İlk sergisini 1953’te kendi imkânlarıyla Fransız Konsolosluğunda açmıştır. İkinci dönem sergisini ise 1959’da yine aynı salonda açtıktan sonra Ankara’da da sergilemiştir. Yeni Dal Grubu ile düzenledikleri karma bir sergide ise tutuklanmış ve beraat etmiştir. Sanatçı resimlerinden dolayı birkaç kez tutuklanmıştır. Bütün bunlara karşı, sanatçı ayakta durabiliyorsa yani bir yaşam savaşı içinde; doğrudan, ileriden ve güzelden yana olarak yapıtlar ortaya koyuyorsa, elbette onun daha fazla ayakta durmasını destekleyen yiğit insanlar, sanatçılar ve yazarlar çıkıyor.

Sanatçı kendisiyle ilgili bir yazıda şöyle demiştir: “Benim sanatçı olarak dünyaya gelişim başkalarına göre yanlıştı. Köy yerinde doğup da, hiçbir okul tahsili görmeden ressam ve yazar oluşumu gören sanatçı ve aydın kesimin söylencesi oldum. Şöyle ki: Kimisi ‘dahi’ dedi kimisi ‘ümmi’ dedi kimisi ‘komünist’ dedi kimisi ‘yazar’ kimisi ‘ressam’ dedi. Her kafadan bir söz; eğrisi doğrusuyla, söylencelerin hepsi de beni doğruluyor.

Otodidakt bir sanatçı olan İbrahim Balaban, çocuk denecek yaştan itibaren hayatının çeşitli dönemlerinde hapiste yatmıştır. Bursa Mahpushane’ sinde tanıştığı Nâzım Hikmet'le aralarında oluşan usta-çırak ilişkisi sonucunda, ustasından akademik resim çalışmanın gerekliliğini öğrenip, nü çalışmıştır. Af yasasından yararlanarak serbest kaldığı dönem, Nâzım Hikmet'in evinde kalmış ve ustasının çevresindeki pek çok insanla tanışmıştır.

Anadolu kaynaklı figürleri yaşama biçimlerini kendine özgü bir resim dili içinde, ‘naif’ duygulara da yer vererek resmetmiştir266. Resimsel ögeler, çocuk resimlerinde görülen basit fakat güçlü estetik ve artistik öz taşıyan resimler derecesinde deformasyona uğratılmıştır. Sanatçı çoğu resminde biçimi belki iki boyutun dilsiz anlatımına terk etmiş gibi görünüyorsa da aslında bu durum izleyicinin onun tablolarının dilini çözemeyeceği kadar zor değildir.

,Balaban’a göre sanat, yaşantının izdüşümüdür. Yaşamdan kopuk ve bağımsız bir sanat olamaz. Konu özdür, her öz kendi kabuğunu yani sanatsal biçimini oluşturur. Boyaları, açık-koyu gibi leke endişesiyle değil, figürlerin özünde çakmaklaşan ışığı yakmak için kullanılır. Ata göre insan değil, insana göre at resmi çizer.

25) KAYIHAN KESKİNOK (1923)

Gazi Eğitim Enstitüsü Resim İş Bölümünü bitirmiştir. 1960 yılında İsviçre hükümetinin verdiği bursla Lausanne Ecole des Beaux-Arts’da çalışmalar yapmıştır. Bilinen herkesin yaşadığı konuları bambaşka sunumla işlemesi yaratıcı yeteneğini ortaya koyar. Kimi tuvallerine kadın çıplaklar arasına ve plana bir Buda yonutu gibi oturan kendi çıplak görüntüsünü koymaktan geri durmamıştır. Bir konuşmasında yarı şaka yarı ciddi kendi yarattığı kadınların gerçeklerinden daha güzel olduğunu söylemiştir. Bu özellikleriyle resimleri doğal ve O’na özgüdür.

Düğünler başka bir âlemdi. Çok açıklardan motorlar gelir; gelin motorunun çevresinde turlar atarak, motora kâh yanaşıp kâh açılarak gösteriler yaparlardı. Bütün bu coşkunun heyecanın bilinçaltı hedefi ne idi? O zamanlar araştırmamıştım bunu ve sadece görüntü bana yetiyordu. Ben de bütün bu sahneleri akademik bir kompozisyon anlayışı içinde biçimlendiriyordum. Ama değişecektim. Nitekim 1950 yıllarına doğru akademik kompozisyon anlayışına dayalı düzenlemelerden bıktım. 1960 yılına kadar nesne ve figürleri geometrik olarak algılanmış kompozisyonlar yaptım. Figürde aşırı deformasyonlara kaçmayan leke esprisine dayalı anlayışım 1960 yılında gerçekleşti. Karadeniz düğünlerine yeni motifler eklendi; lunaparklar, gece kulüpleri… Yaşamın cıvıltılı yönleri..

Resimlerini iki döneme ayırabiliriz: Birinci dönem resimlerinde yöresel konular, Karadeniz gelin olayları, lunaparklar ve çok figürlü kompozisyonlar egemendir. İkinci dönem, çıplak konulu resimler, incelik ve güç simgesi olarak ele alınan genç kadın ve boğa ikilemini işlemiştir.

Keskinok, resimlerini oluşturan genç kadın ve erkek figürlerine, tartışmasız bir nesnellik boyutu katmıştır. Bu ondaki çıplak figür temalarının, belli oranlarda modernist yaklaşımlardan pay almış olmasına karşın temelde klasik ve oturmuş oran sistemlerine dayalı bir beğeni kavramını yüceltme amacına yönelik olduğu görülmüştür.

26) Ramiz Aydın

Ramiz Aydın

Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim İş Bölümünü bitirmiştir. Çeşitli öğretim kurumlarında resim öğretmenliği yapmıştır. Anadolu insanını ve doğasını yansıtan resimler yapmaktadır. Hemen hemen bütün eserlerinde anlatmak istediklerini, olabildiğince yalınlaştırılmış düzenlemelerle sağlam figürler ve başarılı bir renk kullanımıyla iletmektedir.

Yıllar geçtikçe sanat hakkındaki görüşleri de netlik kazanmıştır. Sanatın toplum için olduğun inanmış; toplumun, özellikle Türk toplumu gibi yazılı kültür evresini tam tamamlayamamış toplumlar için sanatın, daha didaktik daha yol gösterici olması gerektiğini düşünmüştür. Sanatına, insana giden açılım boyutunda bu ve benzer toplumsal içerikli dünya görüşü, belirleyici olmaya başlamış; fakat estetik ilkelerin bunlarla uyum içinde çalışması gerektiğini de her zaman için hissetmiş ve bunu kavramsallaştırmıştır.

Sanatçı figüratif eğilimlidir. Son dönem resimlerinde özgün anlatımcılığını ortaya koyan figürleri onun tüm kişisel eğilim ve yeteneklerini göstermiştir. Figüratif resimlerinde renk ve biçim birbiriyle barışık ve uyum içinde olmuştur.

İlginizi Çekebilecek Diğer Resim Sanatı Yazıları:

1960 Sonrası Türk Resminde Kadın Figürü

Türk Resminde Yeni Eğilimler ve Uslupsal Arayışlar

1960’lara Kadar Türk Resminde Kadın Teması

 

 

Leave a Reply